26 Nisan 2014 Cumartesi

Sakalların efendisi: Adam Clayton

Futbol dünyası son 1-2 yıllık süreçte çok fazla sakallı kahraman yarattı demek yanlış olmaz. Andrea Pirlo'nun Euro 2012 sonrası kendine seçtiği yeni imajı, ardından Arda Turan, Kostas Mitroglou derken ortalık sakallı fenomenlerden geçilmez oldu. Peki en iyisi hangisi? Cevabı daha önce duymamış olabilirsiniz; Adam Clayton


Bundan daha efsanevi bir sakal olabilir mi? Hemen durumu açıklayalım bu arada. Huddersfield'ın 25 yaşındaki Manchester City altyapısı çıkışlı orta sahası Clayton bir ara tembellik yüzünden sakalını kesmemiş ve kendi deyimiyle "sakal sahibi olmuş". Sonrasında görünüşünden hoşlanan Clayton "Sezon sonuna kadar kesmeyeceğim, beğenip beğenmemeniz umurumda değil" diyerek işi ileri götürmüş. Geçtiğimiz hafta Huddersfield'daki okullardaki çocuklara bedava yemek sağlayan bir hayır kuruluşu kendisiyle irtibata geçmiş ve şöyle güzel bir şeye vesile olmuş Clayton; "Eğer internetteki yardım kampanyası 1000 pounda ulaşırsa sakalımı mavi beyaza boyayacağım!" İşte fotoğrafın nedeni bu.

Bu arada Clayton sakalını bu haftaki maçın ardından kestiriyor. "Kız arkadaşım Amanda sakaldan hiç hoşlanmıyor ve neredeyse 3 aydır yanıma yaklaşmıyor. Biraz ilgiye ihtiyacım var!" dese de huyundan da vazgeçmiyor; "Sakalı kesiyorum ama asla sinekkaydı traşla dolaşmayacağım, kirli sakalla devam etmeyi düşünüyorum!"

23 Nisan 2014 Çarşamba

Ne Goldü Ama: Robbie Fowler

Robbie Fowler'ın lakabının "Tanrı" olduğunu ilk kez duyan birçok futbol sever ona şüpheci ve yargılayan bir bakış atmıştır muhakkak. "Tanrı mı? Niye ki?" Görünüşüyle alelade biri izlenimi veren Fowler modern futbolda önemli bir yer tutan dış görünüş mefhumunda da göze çarpmazdı. Sade, kendi halinde bir futbolcu işte. Ta ki top ayağına değene dek; işte o zaman Liverpoollu taraftarların ona neden tebdil-i kıyafet çıktığı sahada kullarını büyülemekte olan bir tanrı gözüyle baktığını bir nebze anlayabilirdiniz. O "Kop tribünü ve takım arasındaki organik bağdı" ve bunu saha dışındaki duruşuyla da kanıtlamıştı.
Grevdeki liman işçilerine destek verirken...
1996/97 sezonu Kupa Galipleri Kupası Çeyrek Final ilk maçında Norveç'in Brann Bergen takımıyla eşleşen Liverpool maçın ilk dakikalarında rakibi tartmaktadır; savunmadan uzun bir topla başlayan tipik İngiliz futbolu hücumunda top taç çizgisi civarından kafayla Fowler'a yollanana kadar... O an izleyenlere "doğaçlama bir güzellik" yapmaya karar veren Fowler klas bir topuk dokunuşuyla rakibinin üzerinden aşırttığı topu önüne alıp soluyla sert vurur... Zarafet ve gücün en güzel harmanlandığı gollerden biri!


22 Nisan 2014 Salı

Hayalleri üstüne bol gelen adam: David Moyes


Açıkçası David Moyes ile empati kuracağım hiç aklıma gelmezdi. Ben de aylarca kendisi ve United'ın düştüğü durumla dalga geçip eğlendim, çünkü futbol böyledir. Ferguson'un dediği gibi "döngüler halinde kendini tekrarlar" ve siz yıllarca süren düşüşün ardından başarılı olmaya başladığınızda rolleri değiştiğiniz ezeli rakibinize bakıp gülmek güzel bir şeydir.

Onun dışında Everton kariyeri boyunca Moyes ile ilişkim arabesk müziğe bakışım gibiydi; hayranı değildim ama saygı duyardım. Fırsatını buldukça Liverpool'a taş atan ve Manchester United'ın Ferguson'dan sonraki hocası olma hayaliyle yanıp tutuşan birini sevmem mümkün değil, ancak yaptığı doğru işleri her zaman takdir etmişimdir.

O David Moyes ki yıllarca ligin en eli sıkı başkanı Bill Kenwright'la çalışa çalışa transfer dönemlerinde harikalar yaratmaya alışmış. Eski takım arkadaşı Willie McStay'in önerisi üzerine atlayıp İrlanda'ya gitmiş, 60.000 pound karşılığında bugün Premier Lig'in en iyi sağ beki olarak gösterilen Seamus Coleman'ı almış. Leighton Baines'ler, Tim Howard'lar, Jagielka'lar, Pienaar'lar gibi Everton'u günümüzdeki Everton yapan oyuncuları da transfer etmiş, Fellaini, Lescott, Arteta gibi sonradan büyük takımlara transfer olacak oyuncuları da. Wayne Rooney'nin bugünlere gelmesindeki payı gözardı edilebilir mi?

Everton'u hep üst sıraları kovalayan, sahasında yenilmesi zor bir takım haline getirip bir de üstüne Şampiyonlar Ligi ön elemesine kadar taşımış bir adamdı Moyes. Ancak bir yerden sonra bunlar artık ona yetmemeye başladı. Herkes onun en büyük arzusunun Manchester United'ı çalıştırmak olduğunu biliyordu zaten. İtiraf edeyim "Manchester United'ın başına geçmesi Liverpool için teröristlerin atom bombası ele geçirmesi gibi" bir şeydi benim için. Yıllarca Anfield'da yenemediği, gölgesinde kaldığı Liverpool'un üstüne binip bu sefer çok daha geniş bütçesiyle kırbaç manyağı yapmasından bile korkuyordum. Bunları ilk kez itiraf ediyorum.

Her neyse, arzusundan bahsediyorduk. David Moyes Everton'daki son günlerinde gözlerindeki o parıltıyı kaybetmiş, kariyeri duraksama dönemine girmişti. Herhalde geceleri "Ne zaman bırakacak bu Ferguson?" diye düşünüp dururken uyuyakalıyordu artık. İşler laf olsun torba dolsun basitliğine ve rutinine indirgenmişti.

Beklenen gün gelip çattığında, Moyes o çok istediği koltuğa oturduğunda bir yazı yazmıştım FFT için. Başlığı "Yeni Ferguson olacak çünkü..." içimden tersini temenni ederek yazdığım o yazıdan kısa bir bölüm kopyalayayım, Moyes'i iyi anlatan bir kısım...

5 yıl önce SPL Menajerlik Semineri'nden bir sahne...

İskoç Futbol Federasyonu'nun düzenlediği seminere konuk olarak Alex Ferguson, Sam Allardyce, Gerard Houllier gibi önemli Premier Lig  menajerlerinin yanı sıra David Moyes de davet edilmiştir. UEFA direktörü Andy Roxburgh herkese sırayla menajerlik felsefesini sormaktadır...
Alex Ferguson "İki iyi kanat oyuncusu...Ve takımımın bolca gol atmasını isterim" der, Houllier ise pas futbolundan, orta sahayı domine eden hücum presten bahseder. Sıra David Moyes'e geldiğinde genç menajer kafasını kaşır ve çok basit bir cevap verir; "Kazanmayı severim."
Bir fıkraya ait gibi gözüken bu sahne bile tek başına Moyes'in mantalitesini ortaya koyuyor; o kazanma hırsıyla Manchester United için ideal isim.

Dezavantajlar ve soru işaretleri

"Herkes gibi onun da soru işaretleri yarattığı konular var tabi ki. İşte en etkileyici olanı; Moyes'in Arsenal,Chelsea,Liverpool ve Manchester United'dan oluşan 4 büyük takıma karşı deplasmanlarda 45 maçta galibiyeti yok. Ayrıca Avrupa arenasında çok kısa süren bir UEFA macerası dışında tecrübesi bulunmuyor. United'ın yıldızlarla dolu kadrosuna nasıl hükmedeceği, iletişim kuracağı da merak konusu. Ancak Manchester United sabrıyla tanınan bir kulüp ve Moyes hem Ferguson'un hem de Ryan Giggs, Paul Scholes gibi deneyimli isimlerin desteğini alacaktır. Kısa bir süre bocalasa bile uzun vadede başarıya ulaşması muhtemel.

Şifre: 6

Manchester United'ın başında ilk yıllarda pek çok zorlu gün geçiren genç Ferguson ilk lig şampiyonluğu için 6 sezon beklemek zorunda kalmıştı. O günden sonra ardına bakmayan ve kazanmanın kitabını yazarak efsane olan Sir'in veliahtı olan yeni İskoç'la imzalanan sözleşme süresi bakımından manidar; 6 sene. Çalışkanlığı ve azmiyle tanınan Moyes'in kariyerini bir üst seviyeye çıkarma vakti geldi. Çünkü o bu fırsatı yıllardır bekliyor."

Şimdi tüm bunları okuyunca gülmeniz geliyor olabilir, hayat gerçekten tuhaf. Moyes'in suçuysa kurduğu hayallerin üstüne bol geleceğini tahmin edememiş olması. Suç bile sayılmaz! Eminim kovulma haberi kendisine tebliğ edilirken içinden "Lütfen bana bir şans verin, kollarını kıvırıp giyerim, büyüyünce de giyerim" demiştir ama artık ne Manchester United Ferguson'a 6 yıl sabreden Manchester United, ne de futbol o günlerdeki kadar yalın. Elindeki pazar tezgahına benzer kadronun üst kısımları Van Persie, Rooney, alt kısımları Smalling-Carrick-Fletcher-Welbeck iken onun mantalitesi United'ınkine dar gelirken başarılı olması en azından kısa vadede mümkün değildi, modern futbol yöneticileriyse onun varsayımsal başarısına yatırım yapacak kadar cömert değiller.


İtiraf edelim, Moyes'in yarattığı Everton mu yoksa Martinez'inki mi diye sorulsa çoğu Everton taraftarı şimdiki takımı yeğler. Moyes güzel futbol oynayan değil, yenilmesi zor bir Everton yaratmıştı. Genç oyunculara da pek şans vermesiyle de tanınmazdı. United'ın başına geçtiğinde işte bunlar da canını sıktı. Mesela Fulham karşısında Old Trafford'da koskoca United'ın tek yaptığı şey ceza sahasına ortalar yollamaktı. Tamı tamına 81 gol getirmeyen orta!


Bugün bir ara Moyes'in bundan sonraki kariyerinin nasıl olabileceğini düşündüm. Evet, hiçbir derdim yokmuşçasına buna kafa yordum bir süre. "United'ın eski hocası" titriyle Doğu Avrupa'ya düşer belki yolu dedim ama buna pek ihtimal vermedim. Premier Lig'de nereye gidebilir ki? Newcastle en uygun takım gibi gözüküyor. Pardew'in çalkantılı kariyerine bir son verip yeni bir soluk için Moyes ile anlaşabilir kulüp sahibi Mike Ashley. United'da olduramadığına bakmayın, Everton'dakinden de sağlam bir takım oluşturabilir. Tabi önce biraz dinlenmesi, kafasını toplaması ve bundan sonra üstüne tam oturacak hayaller kurması gerekiyor.




21 Nisan 2014 Pazartesi

Çıktığı maçtan çok kupa alan adam


Büyük takımların yedek kalecileri futbol dünyasının en ünlü figüranlarıdır aslında. Yedek kaleci derken, üçüncü kalecilerden bahsediyorum daha çok. Real Madrid gibi kaleci rotasyonu alışılagelmişin dışında olmayan devlerin üçüncü kalecilerini tanımayız bile. Mesela Barcelona'nın 3. sınıf aksiyon filmlerindeki kötü adam rollerinin aranan siması görünümlü yedek kalecisi Pinto'yu tanıyoruz. Peki üçüncü kaleci olan Oier'i kaçımız tanıyoruz? En fazla ismini duymuşuzdur. Sahi bu Oier neden hiç şans bulmuyor? Pinto'dan kötü olamaz ya, kötüyse Barcelona'ya yazık sahiden. Her neyse...


Malumunuz bu arkadaşlar kırk yılda bir maça çıkar ve takımları kupa kazandıkça bu figüranların da CV'si kabarır. Mesela Real Madrid'in altyapısından çıkan ve A takım formasını sadece 7 kez giyebilen Antonio Adan'ın bir La Liga, bir Copa del Rey ve bir de Supercopa olmak üzere 3 kupası var. Aynı Adan bu sezon bedelsiz transfer olduğu Cagliari'den 2 maç sonrası gönderilirken küme düşmemeye oynayan Real Betis'in "Bedava Real Madrid çıkışlı kaleci, ne kadar kötü olabilir ki?" dürtüsüyle tekrar La Liga'ya döndü. Peki Chelsea'nin 2009-2013 arasındaki yedek kalecisi Ross Turnbull? Middlesbrough'da Schwarzer'ın yedeği olan bu arkadaş 7 kez formasını giydiği Chelsea kariyerine 3 kupa sığdırdı; FA Cup, Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi. Chelsea'den "emeklerine teşekkür edilerek" gönderildikten sonraysa yerine Boro'da yedeği olduğu Schwarzer geldi! Hayat gerçekten tuhaf. (Bence tuhaf yani bu)


Giriş faslını uzun tuttuk, asıl konumuza gelelim. Liverpool tarihinin "çıktığı maç başına kazandığı kupa sayısı en çok" oyuncusunu tanıtmaya çalışacağım size. Bu istatistikten de pek emin değilim açıkçası ama sanırım kendisi bu tuhaf rekora sahip. Huzurlarınızda; 2000-2003 yılları arasında Liverpool'un yedek kaleciliğini yapan Pegguy Arphexad (isim çok klas yalnız)

Porto Riko yakınlarındaki şirin ve ufak Karayipler ülkesi Guadeloupe'da doğan Arphexad (Bu arada Everton'un emektar stoperi Sylvain Distin'in babası da Guadeloupe'lu ve oyuncu kısa süre önce bu ülkenin milli takımında oynama teklifi alıp reddetmişti) Brest,Lens,Lille formalarıyla toplamda sadece 5 kez sahaya çıktıktan sonra nasıl olduysa Leicester City'ye transfer olmuş. Hayatını değiştirecek olaysa 2000 yılında Arsenal'le oynanan FA Cup maçıdır.


Yedeği olduğu Tim Flowers sakatlanınca şans bulan Arphexad, Lee Dixon ve Gilles Grimandi'nin penaltılarını kurtararak kahraman olur. Bu da yetmezmiş gibi aynı sezonun Mayıs ayında Anfield'da müthiş performansıyla Liverpool'un galibiyetini ve Şampiyonlar Ligi'ne gitmesini tek başına engeller. Transfer dehası Gerard Houllier de bundan etkilenip "Madem bu adam sezon sonu serbest kalıyor, Liverpool'a alalım işte. Akmaz kokmaz" diyerek imzayı attırır Arphexad'a.

Arphexad 3 yılda sadece 6 kez sahaya çıktığı Liverpool formasıyla -Charity Shield'ı da sayarsak- 7 kupa kazanır. 3 Lig Kupası, 1 FA Cup, 1 Charity Shield, 1 UEFA, 1 Süper Kupa. Daha ne olsun? Bir de 2000 yılında Leicester ile kazandığı FA Cup var tabi.

Liverpool'dan sonra Stockport, Coventry, Notts County ve Marsilya'da yedekliğe devam eden Arphexad futbolu bıraktıktan sonra aktörlüğe geçiş yapmış ancak hangi filmlerde/dizilerde oynadığı bilinmiyor. Belki de setlerde yedekte bekleyip başrolün sakatlanmasını bekliyordur.

19 Nisan 2014 Cumartesi

Müthiş röportaj: Suarez&Paul McCartney


Luis Suarez'in son 1 yıllık süreçte İngiliz toplumu üzerindeki algısının 180 derece değiştiğini söylemek abartı olmaz. Evra olayı, Ivanovic'i ısırması derken istenmeyen adam ilan edilen ve hakkında olumsuz bir kampanya yürütülen Uruguaylı bu sezon itibariyle tam bir örnek vatandaş olmuş durumda. Goller atıyor, arkadaşlarına asistler yapıyor, 7 yaşındaki down sendromlu bir çocukla parkta oynayıp isteyen herkesle fotoğraf çektiriyor. Kısacası El Pistolero tüm kötülüklerin sebebinden halkın sevgilisine dönüşmüş durumda. Tabi bunda kendisine danışmanlık yapan halkla ilişkiler ekibinin de payı büyük.

Suarez dün The Beatles efsanesi Paul McCartney ile bir sohbet gerçekleştirmiş. Tabi ki sohbet McCartney'in Out There adlı turnesinin Uruguay ayağı için gerçekleştirilmiş, söylenecekler önceden hazırlanmış falan filan ama izlemesi keyifli. Özellikle konu Dünya Kupası'na ve Uruguay-İngiltere maçına gelince gülümsememek imkansız!

Videoyu buraya yapıştıramadım, o yüzden şuraya tıklayıp izleyebilirsiniz.

Türkçe çevirisini de yapalım;

LS: Merhaba Paul, seninle bu röportajı gerçekleştirdiğim için çok mutluyum.

PM: Selam Luis, seninle konuşmak harika.

LS: Paul, sen bir Scousersın. Benim de oğlum Liverpool'da doğdu ve kızım da eğitimini burada alıyor. Sence Liverpool'un önemli kültürel merkezleri nereler?

PM: Liverpool şehrinde kültürel açıdan ilgi çekecek birçok şey var, en çok da insanları! Ancak örnek vermek gerekirse eski okulum olan LIPA'yı söyleyebilirim. Ben ve George Harrison orada okurken Liverpool Erkek Lisesi'ydi ama artık Liverpool Sahne Sanatları Enstitüsü oldu.

LS: Uruguay'daki son konserinde 50.000'den fazla kişi vardı. O geceye dair anıların neler?

PM: Çok güzel vakit geçirmiştik, Uruguay'daki kitle fantastikti.

LS: Şarkıların nasıl tüm dünyadan birçok yaşta insanı aynı paydada toplayabiliyor?

PM: Bir neden söylemek güç. Sanırım şarkılarımız içlerinde insanları bir araya getirecek yapılara sahipler. Gerçekten iyi şarkılar, belki de sebep budur.

LS: Dünya Kupası'na gidiyor musun? Favori oyuncun kim?

PM: Davet edildim ama gidemeyeceğim. Milyonlarca insan gibi ben de televizyondan izleyeceğim. Favori oyuncum da...Ben!

LS: Eğer İngiltere, Uruguay'dan önce elenirse Uruguay'ı destekler misin? Söz verirsen atacağım gollerden birini sana adayacağım!

PM: Bu zor bir soru çünkü İngiltere Uruguay'a yenilmeyecek. Kusura bakma ama İngiltere Dünya Kupası'nı kazanacak. Bunu biliyorsun, ben de biliyorum, herkes biliyor. Ama lütfen attığın herhangi bir golü bana ithaf et!

LS: Son bir şey, 19 Nisan'da Uruguay'daki konserine gelmeyi çok isterim ama ertesi gün maçım var. Hocamdan izin alır mısın? Zamanında geri döneceğim!

PM: Koç, dinle; Luis'in konsere gelmesine izin ver. Onun çok iyi zaman geçirmesini sağlayacağız. Montevideo'da müthiş bir parti vereceğiz ve ardından onu uçağa bindirip geri göndereceğiz. Yorgun olmayacak, çok mutlu bir şekilde geri dönecek. Söz.

LS: Bunun için teşekkürler Paul. Umarım ülkemin ve harika insanlarının keyfini çıkarırsın.

PM: Seninle konuşmak harikaydı dostum. Liverpool, Liverpool, Liverpool....Everton. (Ahahaha Macca araya Everton taraftarlığını da sıkıştırmış)

18 Nisan 2014 Cuma

Gignac Burger King'e karşı

Marsilya golcüsü Andre Pierre Gignac kilolarından dolayı PSG'li taraftarların alay konusuymuş. (Yahu size ne, adamın kemikleri kalın işte. Hem siz transfer piyasasını yiyip bitirirken iyi) "Gignac için bir Big Mac" tezahüratlarıyla dalga geçiyorlarmış hatta yıllardır. Akıllara 1880'lerin sonunda İngiliz tribünlerinde "Turtaları kim yedi?" tezahüratının çıkmasına neden olan 150 kiloluk kaleci William Foulke'u getirmiyor değil.

Her neyse, olayın büyümesine neden olan şey Burger King Fransa'nın resmi Twitter hesabından paylaştığı şu resim;


Gignac bu resmi görünce önce "Gatorade içsem yarıyor be" diye yakınmış, sonra da sinirlenip avukatına yetki vermiş. Avukatının yaptığı açıklamaya göre Burger King tarafından oyuncunun ismi izinsiz kullanılmış ve imajına zarar verilmiş. Bu arada Gignac'ın bu sezon 19 golü var ve Ligue1 gol krallığında da üçüncü sırada. Hazır Burger King'le davalık olmuşken McDonalds reklamlarına çıkıp "Golcülüğümü Big Mac'e borçluyum" diyebilir. Tabi bu işleri daha çok İngiliz futbolcular yapıyor, Joey Barton olacaktı ki iliğini sömürecekti o burgercilerin ah... Sen niye bu kadar alıngansın Gignac?

FFT Mevzusu


Bugün 1.5 yıldır parçası olduğum FFT Türkiye'den ayrıldım. Daha doğrusu kurumla profesyonel bir bağım kalmadı. Her şeyi başından sonuna anlatmak daha doğru olacak sanırım.

Hayatımın akışını önemli bir miktar değiştiren maili geçen yıl, Şubat ayının son günlerinde aldım. Birkaç hafta önce sitelerindeki "Bizle çalışmak ister misiniz?" minvalinden sekmeye tıklayıp ardından kendimi tanıtan bir mail atmıştım çıktığı günden beri takipçisi olduğum dergiye. Herhangi bir CV'm olmadığından saçma sapan şeyler yazmıştım işte, oraya girmeyelim. Çıktığı günden beri birkaç sayısı dışında tamamını alıp biriktirdiğim, posterleri odamın duvarlarını kaplayan, daha önce 2 yazımın "Mektup" köşesinde yayınlandığı dergiden cevap almıştım. Tabi onlar cevap maili atarken "Gelsin de bi bakalım" demiştir ama ben epey heyecanlanmıştım.

O zamanlar Cevizlibağ'da bulunan ofise vardım ve kendimi tanıttım. İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi olmamdan dolayı sanırım, boş oturmayayım diye önüme basit bir çeviri işi kondu, hallettim. Yapacağım iş basitti; her gün siteye birkaç tane çerez haber girecektim. "Ünlü futbolcu eşini gözünden bıçakladı" "Di Canio hakeme saldırdı" gibi basit, yorum içermeyen haberler işte. İlk zamanlarda onları girerken bile zorlanıyordum, nefret ettiğim "İddia edildi, belirtildi" kalıplarını kullanırken buluyordum kendimi ama zamanla bu işi kavrayıp uzun, detaylı, yorum içeren futbol yazılarına başlamıştım.

20 Mayıs 2013'de tekrar ofise çağrıldım ve resmi olarak işe alındım. Birkaç ay para almadan çalışmıştım (ki para aklıma bile gelmemişti) ve artık bu kurumun gerçek bir çalışanı olacaktım. Formlar doldurdum, adıma banka hesabı açıldı ve maaşımın 300 lira olduğunu öğrendim. Biraz heves kırıcı bir meblağ ama para önceliğim değil zaten, hem zamanla artar herhalde. (Tarihi nereden hatırladığımı merak ediyorsanız, o gün Beşiktaş'ın Banvit'le play off çeyrek final maçı vardı ve kombine sahibi olarak Cevizlibağ'dan çıkıp Abdi İpekçi'ye gitmiştim.)

Zamanla fena olmayan yazılar yazdım, dergide her ay yaptığım çevirileri ve yazdığım yazıları görmeye başladım, gayet güzel bir histi. FFT'nun en güzel getirisiyse geçen yaz düzenlenen U20 Dünya Kupası'na basın akreditasyonuyla katılmamdı.

TT Arena'da basın tribününden izlediğim onca maç, günde 3 öğün "abanılan" bedava yiyecek ve içecek, kısa süre sonra dünya futbolunun yıldızları arasına girecek oyuncuları çıplak gözle izlemek ve röportaj alanında yanlarında bulunmak ve basın toplantılarına katılıp teknik direktörlere sorular sormak gibi...2013 yazı çok güzeldi.
(Paul Pogba en değerli oyuncu ödülünü alırken 2 metre üstündesin. Daha ne olsun?)

Dipnot: Twitter'la münasebetim 2013 yazına dayanıyor. O güne dek atıl halde bulunan hesabımı etkin bir şekilde kullanırken dünyanın her yerinden haberlere anında ulaşabilme olanağı beni cezbetmişti. O güne dek derginin Twitter hesabını kullanıp fotoğraflar, demeçler vs paylaşıyordum, sonra kendi hesabımla da ilgilenmeye başladım.

Şimdi hikayeyi ileri saralım, 11 Nisan 2014, cuma. Konyaspor-Beşiktaş maçının ardından bir mail aldım. İsim kısımlarını silip aynen kopyalıyorum;

Can selam

Bunları yüz yüze konuşmak istiyorum ama şimdilik şunu söyleyeyim. Az önce .......'dan bir telefon aldım. Ortak görüşümüz twitter'daki uslubunun bizim FourFourTwo'ya zarar veriyor. O yüzden twitter profil hesabından FourFourTwo'yu çıkar lütfen.
Maç yazısını da askıya al.
Detaylarını yüz yüze pazartesi konuşalım.

Maile cevabımı "Rozetimi ve silahımı masanın üstüne bıraktım, tamamdır" şeklinde verip Twitter biomdan @FourFourTwoTR ibaresini kaldırdım, sonra da FFT hesabından takip edilenlere girip kendi hesabımı "unfollow ettim" ve bir daha da sitede yazmadım.

O gün attığım ve FFT'ya zarar verdiği görüşüne varılmasına sebep olan tweetleri sakinleşince silmiştim. Hiçbir küfür veya hakaret içermeyen, fikren halen arkasında olduğum (Ülke futbolunda yaratılmaya çalışılan çift başlı rekabet ve bu durumun Beşiktaş'ın uğradığı haksızlıkların asıl sebebi olması) tweetlerdi, ancak belli bir agresyon içerdikleri doğru. Bu yüzden tweetleri sildim. Öte yandan en basitinden aklıma Piers Morgan'ın attığı bazı tweetlerin CNN'in kurumsal diline nasıl zarar vermediği gelmedi değil. Her neyse.

Sitede üretimim durunca can sıkıntısından bu blogu açtım ve gayet de eğlendiğimi söyleyebilirim. Bugün derginin yeni ofisinin bulunduğu ve hayatımda hiç adım atmadığım Yenibosna'ya gidip bir görüşme gerçekleştirdim. Dergiden ilişiğimin kesilmesinin tek sebebi bu Twitter üslubu değil tabi.

Derginin siteden sorumlu ekibi için düzenlenen bazı toplantılara bazı sebeplerle katılım sağlayamamıştım. (Sınav, devamsızlık yapamayacağım derslere katılım gibi sebepler) Ancak haber vermemem "Ekipten kopuk ve ekip ruhunu zedeleyen bir görüntü vermeme" sebep oluyormuş. Takdir ederim, ben içine kapanık biriyimdir ve "Bu hafta sınavım var, 4'de dersten çıkıp spora gidiyorum, eve gelişim ve yemek yedikten sonra kendime gelmem 8'i buluyor" gibi açıklamalarda bulunmak istemem, bulunmam gerekiyormuş, o ayrı. Güzel şeyler yazan ama biraz kafasına göre takılan biri havasında, hatta örneği de yazayım "Quaresma gibi" bir görünümüm varmış.
Bu yazıyı okuyanlar arasında siteyi takip edenler de varsa görüşlerini merak ediyorum açıkçası. Site üzerindeki olumsuz etkim dışarıdan fark ediliyor muydu? Açıkçası kendimi benzeteceğim oyuncu Quaresma değil, Roy Keane olurdu. Çünkü bu ekibin parçası olduğumdan beri Quaresma'nın Atlético deplasmanında tüm devre yürümesi gibi bir disiplinsizliğim olmadı, aksine saatlerimi bu iş için harcadım.

Ekip ruhundan kopukluk ve Twitter'daki üslup. İlişkimizin pek sağlıklı yürümeyeceği kararına varılmış, ellerindeki bütçe de sınırlı zaten. Benimle profesyonel bağlarını kesip maaşımı aylardır para almadan çalışan başka bir arkadaşa aktaracaklarmış, bu sevindirici en azından. Dergiyle bağımın aslında kesilmediği, arada bir dergi için arada bir site için benden yazı istenebileceği de söylendi. Kin tutmak adetim değildir, arkadan konuşmak da. Bu yazıyı yazacağımı ve karalamadan her şeyi anlatacağımı da söyledim.

Ortaokuldayken bir Türkçe sınavındaki kompozisyon sorusunda "Büyüyünce ne olacaksınız?" gibisinden bir konu vardı. Yazar olmak istediğimi belirtmiştim. Arkadaşlarımdan birisi kağıda "Ben acan olacam" yazmış hatta, hatırladıkça gülerim ama 1.5 yıllık medya deneyimi sonrası dönüp baktığımda "Acan" olmanın yazar olmaktan daha mantıklı bir seçim olduğunu görüyorum. Yine de benden başka bir şey olacağı yok. Futbolu ve yazmayı çok seviyorum ama geleceğin ne getireceğini de bilemiyorum. En iyisi yukarıdaki örnekle bağlayalım; bir süre blogda trivelaya devam o zaman.


Yaratıcı taraftar!


Bolivya'da oynanan maçların başka ülke takımları için kabus olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Öyle ki artık İddaa bayilerindeki ortalama bahisçi bile kupondaşlarına yüksek irtifadan ve etkilerinden bahsederek bu konudaki bilgisini konuşturuyor. Bolivya'daki yüksek irtifa da sağlam yükseklikte hani; Arjantin'i 6-0 yenmelerini sağlayacak kadar.

Dün, daha doğrusu bu sabah Bolivya'nın yüksekliğiyle meşhur şehri La Paz'da oynanan Libertadores Kupası 3. Tur ilk maçında ev sahibi The Strongest (iddialı isim) Uruguay temsilcisi Defensor Sporting (isimden dolayı maçlarına alt oynayasım geliyor) karşısında avantajlı bir skor elde etmenin peşindeydi.

Yarım saat dolmak üzereyken ekranda bu yaratıcı taraftar belirdi işte. Beyaz bir çarşafa iki göz, bir ağız deliği açılmış, ortasına da kocaman "İrtifa" yazıyor. Oldukça düşük ölçekli bir prodüksiyon olan Yüksek irtifa hayaleti maça damga vuruyor.


Maç mı? Grup aşamasında kendi sahalarında oynadıkları 3 maçta olduğu gibi (ki biri Velez'e karşıydı) yine kazandılar. Ancak ikinci maçta sevimli hayaletlerinin desteği olmadan 2-0'lık avantaj turu geçmelerine yetecek mi, işte orası soru işareti.

17 Nisan 2014 Perşembe

Torres'in Yolu


Bir kadın seversin, uzun zamandır kimseleri sevmediğin gibi. O da seni sever, hayat bayram olur. Ancak her güzel şey sayılı, sayılı günler de geçme konusunda çabuktur. Nihayetinde bir hata yapar, asla yapılmasına ihtimal vermediğin bir hata. Sonuçta Ogün Sanlısoy'un Kaybettik Severken'ine döner iş;

Kaybettik severken, yorulduk denerken
          Bana sabırlar dilerdin, sen pes ettin benden erken

Hah, ne diyorduk? Affedilmesi pek güç bir hata yapar, kendinden nefret ettirir. Bir ay önce gözlerine bakmanın zaman-mekan mefhumlarını kapıda bırakıp paralel bir evrene seyahat anlamı taşıdığı kadın acı çektirir, nefret ettirir. Sinirden dizleri titreten, baş ağrıtan bir şey.

Sonraları, çok sonraları hayatın normal bir akışa sahip olduğunda birden rastlaşırsın onunla, yaşadıklarını kayıtsızca dinlemeye başlarsın. Kayıtsızlık bir süre sonra acımaya dönüşür, karşında "Hak etmiştin, iyi olmuş" diyemeyeceğin kadar zavallı bir enkaz vardır. Nihayetinde acırsın. O gözler eski anlamlarını kazanmaz o ayrı.

Eminim Torres yazısı okumaya gelip bu satırlarla karşılaşınca bir şaşkınlık oldu, konuya geliyoruz zaten. Fernando Torres, Vicente Calderon ahalisinin üzerine titrediği, 19 yaşında koluna kaptanlık bandını taktığı büyük umut. 23 yaşında Liverpool'a transferini açıklarken kameralar karşısında rol icabı değil, gerçekten ağlayacak içtenlikte biri. Hem ağlayıp hem gittiği Liverpool'a kalbini çok önceden kaptırdığı Atlético kaptanlık bandının içine "You'll Never Walk Alone" yazmasından belli.


Liverpool'da goller yağmur gibi, hem de ne goller; rakibin yanından fırtına gibi esip geçerek, taç çizgisine paralel çaprazdan ayak üstüyle kaleciyi çaresiz bırakarak...Golün her türlüsü işte. Sevilmeyecek gibi değil, Steven Gerrard'la çok iyi anlaşıyor, adeta çift forvet oynuyorlar ve o sezon (08/09) şampiyonluğu kıl payı kaçırıyor Liverpool. Sonraki sezon da kabus başlıyor; diz sakatlıkları geçirdiği ve 18 golde kaldığı sezonu 7. sırada tamamlıyor Liverpool, alışılmadık şekilde.

Sonun başlangıcı olan sezon 10/11; Roy Hodgson ve küçük takım mantalitesiyle zaten kadro kalitesi azalan Liverpool düşe kalka ilerliyor, Torres de sakatlıkların etkisiyle eski Torres değil. Yine de Liverpoollular bunu kendilerine bile itiraf etmekte zorlanıyor. Derken devre arası transfer döneminde bir dedikodu patlıyor; orada burada tanıdıklarım Liverpool konusundaki yetkili şahıs olarak nitelendirdikleri bana soruyorlar dedikoduları "Torres gitmez ya" diyorum. "Adam YNWA dövmesi yaptırmış diyorlar, ne Chelsea'si?"

Gidiyor Torres. O zaman kafamın içinde Erkan Can konuşmaya başlıyor; "Hayat futbola fena halde benzer!" Peki golleri neden hep biz yiyoruz? Ben ve Liverpool yani. Neden biz?

Torres ise çıkmış demeçler veriyor, "Chelsea ile kupalar kazanmak istediğini, Liverpool'la bunun mümkün olmadığını" bile söylüyor. Vay be. O günden sonra bizden uzaklaşan ciğere "mundar" demeye başlıyoruz bir şeyin 40 kez söylendiğinde gerçek olmasını canı gönülden dileyerek. Chelsea formasıyla ilk maçında Liverpool karşısına çıktığında Stamford Bridge'in deplasman tribünündeki bir Liverpoollunun pankartı içimizden gelenleri yansıtıyor; "Aldatan daima yalnız yürür."



Liverpool o maçı 1-0 kazanırken Daniel Agger'in Torres'i sivrisinek gibi yere yapştıran dirseği içimizi soğutuyor biraz. Sonrasıysa malumunuz; Space Jam filmindeki yetenekleri çekilip alınmış NBA yıldızlarına dönen, topu boş kaleye bile yuvarlayamayan, arama motoruna "Torres fail" yazdığınızda karşınıza yüzlerce sayfanın çıkmasına neden olan bir garip adam. Euro 2008'i beraber kazandığı Dani Güiza'nın daha yüksek maliyetli prodüksiyonu.

Gel zaman git zaman hepimiz alıştık bu yeni Torres'e. Tamam dizleri patlakken Liverpool tarafından Chelsea'ye kakalanmış ve en önemli özelliği olan hızından eser kalmasın, peki ceza sahası içinde kaçırdıkları? Ondan önce aynı formayı giydiğinde kariyeri düşüşe geçen bir başka "Aldatan" Shevchenko veya Liverpool'dan ayrıldıktan sonra işi rast gitmeyen Michael Owen'ı anımsatıyor. Ruhunu Anfield'da unutmuş diyorlar onun için de.

Yine gel zaman git zaman artık yeni bir sevgilisi oluyor Liverpoolluların. Torres gittiğinde duvarındaki devasa posteri yırtmış ve aylar sonra Luis Suarez'in gollerini mutlulukla izleyen ben hayatın futbola bir kez daha fena halde benzemesini istiyorum. "Hayatta her Torres'e karşılık bir Suarez vardır" şeklinde aforizma bile üfürüyorum.

Şu sıralar Liverpool'un Suarez'i, Sturridge'i, hepsinden önemlisi kanlı canlı bir şampiyonluk şansı var. Torres nefret edilecek biri olmaktan çok uzak, ona bakınca hissedilebilecek tek şey acıma. Zaten eşinin "Liverpool maçlarını izlerken ağlıyor" dediği bir adamdan nasıl nefret edebiliriz ki? Lisede çok sevdiğin, 20 yıl sonra semt pazarında elinde poşetler, yanında iki çocukla gördüğün "hayatın tur bindirdiği" bir kadın gibi artık Torres. En fazla gülümseyip yoluna devam edersin.

Yazının başlığına "Torres'in Yolu" yazdık madem, ihtimalleri gözden geçirelim. Baba ocağı Atlético'da istendiği söyleniyor Fernando'nun. Gider mi, gidince kendini bulur mu bilemem. Ancak attığı gollere sevinmek güzel olur, Atlético'ya dönüp bir dönem kaptanlığını yaptığı Diego Simeone'nin oyuncusu olsun isterim.

Inter de deniyor. Endonezyalı yeni sahip Erick Thohir'in söylediği kadarıyla Dzeko veya Torres yeni forveti olacakmış takımın. Inter o pazarda rastladığımız ve hayatın üstünden geçtiği kadına ikinci baharında talip olan hali vakti yerinde bir esnaf gibi Torres için. Fakat SerieA acımasızdır, kimsenin yaralı dizlerine ihtimamı yoktur, El Fenomeno'nunkilere bile.



16 Nisan 2014 Çarşamba

Ruhumuzun Baba'sı: Hakkı Yeten

Baba Hakkı Yeten'in aramızdan ayrılışının 25. yıl dönümü bugün. Elbette bir şeyler yazmak istiyor insan, Beşiktaş'ı hayatının öncelikleri arasında sayan biri olarak onun hakkında yazmamak düşünülemez. Öte yandan istatistiklerinden, çokça duyduğumuz anılarından tekrar tekrar bahsetmeye gerek duymuyorum. Bırakalım da değişik bir şey olsun, içimden ne gelirse artık.

"Ben futbolu İngilizler gibi oynamak isterdim.
Atak, canlı, sıkı bir oyun; bomba gibi şutlar."
Böyle demiş Hakkı Yeten. Bu yüzden kendisinden bahsederken konuyu kısacık da olsa İngiliz futbol efsanesi Sir Stanley Matthews'a getiresim geldi; Hakkı Yeten 1931-1948 yılları arasında Beşiktaş'ta gol rekorları kırarken Stanley Matthews da 1932-1947 yılları arasında yetiştiği Stoke City ile yıldızlaşıyordu. İkisi de 1.70'lerinde olan ancak sahada devleşen bu adamların gençliklerinde uğraştıkları bir meşgale de aynıydı; Matthews ünlü bir yerel boksör olan babasının zoruyla boks ringine atılsa da burada başarısız olup asıl aşkı futbola geçiş yaparken Hakkı Yeten'in futbol öncesinde boksla uğraştığı söylenir. Hakkı Yeten çoğunlukla forvet hattının sağında yer alırken Stanley Matthews de sihrini sağ kanatta konuşturmuştu...

Beşiktaş ruhunun babası

Bill Shankly için "Liverpool'un Babası" denir. 1892 yılında kurulmuş Liverpool'un babası nasıl kulübe 1959'da girmiş birisi olabilir ki? Olur, ikinci kümeden aldığı Liverpool'u önce ülkenin en iyisi, sonra dünyanın en büyük kulüplerinden biri haline getirmiştir Shankly. Bunu yaparken de ardında bir felsefe bırakmıştır; Paisley'den Shankly'ye hatta günümüzde Rodgers'a kadar sirayet eden. Bu yüzden Liverpool'un babası 1913 doğumlu Bill Shankly'dir.

1910 doğumlu Hakkı Yeten de henüz 1 yaşında yaşamaya başladığı Beşiktaş semtinin ve bu semtin spor kulübünün tarihine geçmiş bir efsane. Gol rekorları, şampiyonluklar, ülke futbolunun en çok saygı duyulan ismi olmanın ötesinde teknik direktörlük, başkanlık... Ötesi? Ötesi şu karede saklı;


Bu kare, sevdiğimiz Beşiktaş'ı en kısa ve sağlam yoldan betimliyor aslında. Şeref Bey'den Baba Hakkı'ya, ondan Süleyman Seba'ya, Vedat Okyar'a daima aynı kalan bir ruh hali. Modern zamanların 8 yıllık kabus diliminde içi boşaltılmış Beşiktaşlılık Duruşu'nun tek kareye sığdırılışı.

Başka bir devrin ilahı Baba Hakkı. Mağlup etmekte olduğu ezeli rakibin kaptanına "Oyuna biraz asılın, yoksa tadı çıkmaz" diyen, ağları delen golünü geçersiz sayan hakemi protesto eden tribününü susturan, sahadayken etkisi altına girmemenin imkansız olduğu masalsı bir karakter. Bizse hain bir devrin çocuklarıyız, ezeli rakibin kaptanını maçın başından itibaren kışkırtıp oyundan attırdıktan sonra da dilini çıkaranların ilahlaştığı bir devrin.

Baba Hakkı, semte her girişimde başımı dik tutup tarihe tanıklık ettiğimi hissettiren büyük efsane. Futbolu İngilizler gibi oynamak istemesine rağmen Arsenal'den gelen teklifi reddedip Stanley Matthews ile karşılıklı oynama fırsatını Beşiktaş'a tercih etmeyen, hocalığını yapan büyük efsane Giuseppe Meazza'nın onu İtalya'ya götürme isteğine yine aynı nedenle karşı çıkan, hayatı Beşiktaş olan... Hakkın ödenmez Baba.


15 Nisan 2014 Salı

Hillsborough Faciası: 25. Yılda Adalet

Bugün Hillsborough Faciası'nın 25. yıl dönümü. Olayın nasıl gerçekleştiğini tekrar tekrar yazmak istemiyorum, hem acı veriyor, hem de samimi gelmiyor. O yüzden 2013 yılında yazdığım Hillsborough yazısını okuyabilirsiniz. Bu yazı, daha çok "adalet" hakkında olacak.

96 futbol taraftarı; çocuk, baba, anne, kardeş, kuzen gittikleri futbol maçından geri dönemedi. Daha acısı olabilir mi? Olabilir, devlet ve onun yayın organları tarafından yıllarca yaftalandılar;

Alkolik holiganlar olarak

Ölülerin cebinden cüzdanlarını çalan aşağılık hırsızlar olarak

Polislere saldıran teröristler olarak...

Liverpool kulübü, armasına kadar işleyen "You'll Never Walk Alone" ibaresinin boş laf olmadığını ispatladı; her daim kurbanlar için adalet aradılar, mağdur ailelerle dayanışma içinde oldular, bağışlar yaptılar ve kararlı bir mücadele sürdürdüler.

2013 yılında İngiltere başbakanı David Cameron Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada tüm mağdurlardan ve Liverpool camiasından özür diledi; Liverpool taraftarları hakkındaki biletsizlik, alkoliklik, saldırganlık iddialarının yalan olduğu sürdürülen çalışma sonucu ortaya çıkarılmış, devletin ihmalkarlığı sonucu 96 canın yittiği ortaya çıkmıştı. Soruşturma hala sürüyor; şu an çoğu emekli 13 polis memuru davada sanık konumunda. Biz zaten tüm bunları da biliyorduk zamanında işçinin, dar gelirlinin sırtından sopayı eksik etmeyen Demir Leydi Margaret Thatcher öldüğünde Hillsborough kurbanlarıyla aynı yere gitmeyeceğini de. Cameron devlet ağzıyla devleti bilgilendirdi, özür diledi aslında.

Bugün Hillsborough Faciası'nın 25. yıl dönümü. Liverpoollu herkesin içinde hüzün olduğu kadar buruk bir huzur da var. Adaletin er ya da geç ortaya çıktığı gerçeğinin yarattığı huzur, Anfield Road önündeki Hillsborough Anıtı'na baktıklarında mahcup olmamanın verdiği huzur.


Saha dışında tecelli eden adaleti saha içinde taçlandırmaya geldi sıra. Evet, Liverpool son lig şampiyonluğunu o meş'um olaydan bir yıl sonra kazanmış ve sessizliğe bürünmüştü, ancak bu sene kazanılacak şampiyonluk teması "Adalet" olan bir başarı hikayesi olacak. Manchester City galibiyetinin ardından gözyaşlarını tutamayan Steven Gerrard hayatının en önemli başarısını Hillsborough'da 10 yaşındayken hayatını kaybeden kuzeni Jon Paul için kazanacak, 96 taraftar kulüp tarihinin en önemli şampiyonluğunu Bill Shankly ve Bob Paisley ile kutlayacak.

"Devlet eliyle ölüme terk edilen ve sonra da yaftalanan, yıllarca hakarete uğrayan masum insanlar" Bir yerden tanıdık geldi mi? Elbet bir gün Berkin'e adayacağımız bir şampiyonluğumuz olacak bizim de, çünkü adalet er ya da geç tecelli eder.


14 Nisan 2014 Pazartesi

Pirlo'nun otobiyografisinden alıntılar


Andrea Pirlo'nun otobiyografisi "I Think Therefore I Play" (Düşünüyorum Öyleyse Oynayabilirim) adıyla İngiltere'de satışa çıktı. Pirlo'nun dahi-derviş görünümlü futbol kariyeri düşünüldüğünde isim cuk oturmuş diyebiliriz. Ancak bir dönem Gattuso'nun da dediği gibi, Pirlo zıpırın önde gideniymiş. Bunu otobiyografisinde kullandığı dilden anlamak da mümkün.

Henüz Türkçe çevirisi bulunmayan kitap (Orijinal halinin Türkiye'ye gelişi de kısa vadede zor gözüküyor, gelse de D&R'da saatlerce bedavaya okusak) içinden alıntılarla şimdiden İngiliz basınına bomba gibi düşmüş durumda. Daily Mail'de kitaptan bazı bölümler kısaca yer almış, Türkçe çevirisini yapayım dedim. Hiç yoktan iyidir. İyi okumalar.


İngiltere maçındaki Panenkası hakkında: "Bunun için Joe Hart'ı suçlayın, beni değil!"
"Açıkçası Euro2012'de bir Francesco Totti yapmadım. (Panenka demiyor, işte Grande Capitano farkı) Euro 2000'deki Hollanda maçında Totti penaltıyı kullanmadan önce kaptan Maldini'ye Panenka vuruşu yapacağını söylemişti. Bense bu vuruşu yapmaya son saniyede karar verdim. Topa doğru gelirken halen ne yapacağıma karar vermemiştim, Joe Hart ise çizgisinde her türlü hareketi yapıyordu. O hareket edince ben de kararımı verdim.

Her şey doğaçlamaydı ama orada gösteriş yapmıyordum, bu benim stilim değil. Sadece vuruşu gole çevirme ihtimalimi nasıl %100'e çıkaracağımı planlıyordum.


Maçın ardından birçok uzman o vuruş hakkında fikir belirtti; intikam alma arzusu, maçlardan önce özel çalışmasını yaptığım bir şey vs... Sadece şunu söyleyeyim; turnuvanın sonlarına doğru zaten pek antrenman yapmamaya başlamıştık. Polonya ve Ukrayna arasında mekik dokuyup durmak tüm enerjimizi emiyordu zaten.
Her neyse, böylesine ekstrem bir şeyi önceden planlayabilir misiniz? Eğer cevabınız evetse ya Totti, ya bir kahin ya da bir aptalsınızdır.

Brezilya'daki Dünya Kupası'ndan sonra milli takımı bırakacağım. O güne kadar kimse bana bırakmamı söyleyemez, tabi ki Cesare Prandelli dışında.

Turnuva sonunda 35 olacağım ve bu gençlerin önünü açmak için doğru zamanlama olacak. Herkese ait olan bir takımın parçası olmak çok güzel bir his. Çoğu zaman seksten daha güzel; çok daha uzun sürüyor ve işler kötü gittiğinde tek suçlu sen değilsin.

Örneğin Antonio Cassano'yu ele alalım; 700 kadınla yattığını söylüyor ama artık milli takıma seçilmiyor. Gerçekten mutlu olabilir mi? Ben olmazdım.

O forma, Şirinler'in mavisi gibi rengiyle size tüm dünyada bambaşka bir anlam kazandırıyor. Sizi daha yüksek bir seviyeye taşıyor. Sahada bir asker olmak yatak odasında olmaktan çok daha iyi bir his.

"Roy Hodgson ismimi hep yanlış telaffuz ederdi"

Inter'deki ilk sezonumda çok fazla forma şansı buldum. Sezon öncesi benim için çok iyi geçmişti ve Gigi Simoni bana yeterince süre verdi.

Sonra Mircea Lucescu geldi, o yaşça büyük oyuncuları oynatma eğilimindeydi. Luciano Castellini beni fena bulmadı, Roy Hodgson ise ismimi hep yanlış telaffuz etti.

Beni "Pirla" diye çağırırdı -Milano diyalektiğinde kabaca "sikkafalı" anlamına gelir- Belki de diğer antrenörlerin aksine benliğimi çözmüştü. (shşşsgdfsa güzel şaka) 1999 yılında tam 4 antrenörle çalıştık, sabah kalktığımda mevcut antrenörün kim olduğunu unuttuğum oluyordu.


İstanbul'daki mağlubiyet sonrası emekli olmak istedim

Emekli olmak istedim çünkü o mağlubiyetten sonra hiçbir şey mantıklı gelmemeye başladı. 2005 Şampiyonlar Ligi Finali beni tamamen boğmuştu. Birçok insanın da düşündüğü üzere kaybetme nedenimiz Jerzy Dudek'ti. O manyaktan bozma dansçı kale çizgisi üzerinde aşağı yukarı hareket ederek önce hepimizle dalga geçti, sonra kurtarışlarıyla yaramıza tuz bastı. Ancak asıl acı verici olan mağlubiyetin suçlusunun kendimiz olduğunu bilmemizdi. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama bir şekilde imkansız denen şey gerçek oldu, birileri sıçıp batırdı -bu senaryoda tüm takım batırdı diyebiliriz- Hepimiz el ele tutuşup Boğaz Köprüsü'nden atladık, devasa bir intihardı.


O eziyet gibi maç bittiğinde Atatürk Stadyumu'ndaki soyunma odasında bir grup gerizekalı gibi oturduk. Konuşamıyorduk, hareket edemiyorduk, bizi mental açıdan yok etmişlerdi. Maçın üstümüzdeki hasarı ilk dakikalarda bile belliyken üstünden saatler geçtikten sonra yaralar daha da belirginleşti. Uykusuzluk, öfke, depresyon, hiçlik duygusu...Birçok semptom içeren yeni bir illet yaratmıştık; İstanbul sendromu. 

Artık bir futbolcu gibi hissetmiyordum ve bu yeterince kötü değilmiş gibi artık bir erkek gibi de hissetmiyordum. Bir anda futbol en önemsiz şey haline gelmişti, muhtemelen aslında en önemli şey olduğu için...Acı verici bir tezat.

Yansımam bir anda canlanıp yüzüme tükürecek diye aynaya bakmaya dahi cesaret edemiyordum. Bulabildiğim en uygun çözüm futbolu bırakmaktı ve bu rezil bir veda olurdu. 
İnsanlar sahne korkusundan bahsediyor ya, "sahnede ortaya bir şeyler koyamamış olmanın verdiği kaygı" o finalde sahada ortadan kaybolan bizlerin durumunu çok iyi özetliyordu. İstanbul'daki maç Mayısın 25'indeydi ve Serie A halen bitmemişti, Udinese ile son maçımıza çıkacaktık, kısaca özetlersem yoğun ve boktan bir süreçti, tersine dönmüş dünyada dengenizi bulamıyor ve kendi saygınlığını gaspetmiş bir grup hırsız olarak sahada hapsolmuş şekilde duruyordunuz.

Kendimizi sürekli o maç hakkında konuşurken buluyorduk, birbirimize sorular soruyorduk ama hiçbirimizin bir cevabı yoktu. Doğru düzgün uyuyamıyordum ve uyuduğumda da karamsar düşüncelerle uyanıyordum; iğrençtim, artık oynayamıyordum. Artık her gece yatağa Jerzy Dudek ve Liverpoollu takım arkadaşlarıyla gider olmuştum.



Bu histen halen tamamıyla kurtulabilmiş değilim. Bir pası berbat etsem suçlusunu o günlerden kalma travmatik etki olarak görüyorum. Bu yüzden de hala Liverpool maçının DVD'sinden uzak duruyorum. O maçı asla izlemeyeceğim, zaten oynadım, hem sahada hem de defalarca kafamda. Belki de aslında olmayan bir açıklamaya ulaşabilmek için, defalarca...

Birileri Milanello'nun duvarlarındaki şampiyonluk fotoğraflarının yanına siyah kurdeleler asarak o maçı ölümsüzleştirmemiz önerisini sunmuştu, gelecek nesillere yenilmezlik hissinin dönüşü olmayan bir yolda ilk adım olduğunu gösteren bir mesaj. Bense kulübün kazandığı tüm başarıların yer aldığı tarihçenin tam orta yerine büyük harflerle bu mağlubiyeti yazmayı tercih ederdim. Utanç verici olurdu ama başarıların önemini de arttırırdı.

En karanlık anlardan bile çıkarılacak dersler vardır. Uğraşıp ufacık da olsa bir umut ışığı veya bilgelik emaresi çıkarabilmek ahlaki bir sorumluluktur. Zarif bir cümleyle başınıza gelenleri özetleyebilir ve bunun acınızı azaltmanızı sağlayabilirsiniz. Ben de İstanbul'la ilgili olarak bunu yapmaya çalıştım ama şunun ötesine geçemedim; "Hassiktir."

Berlusconi Chelsea'ye transferimi berbat etti

Ağustos 2009'da, Ancelotti menajerliğine getirildiğinde Chelsea ile anlaşmaya varmıştım. Carlo benim için bir baba, bir öğretmen gibidir. İşleri nasıl eğlenceli bir hale getireceğini bilen dostane bir adam. Kariyerimin en iyi yıllarını onunla geçirmiştim ve Londra'ya gidiş motivasyonum da Ancelotti idi. Ancak Berlusconi elinde bir kağıtla önümü kesti. Üzerinde birçok isim ve yanlarında tik işareti vardı. "Kal, Huntelaar'ı aldık." Huntelaar mı?

Klaas Jan Huntelaar muhteşem bir oyuncu. Nasıl gol atacağını iyi bilen ve çok gol atan bir oyuncuydu ve o zamanlar Real Madrid'de oynuyordu ama Ballon d'Or kazanacak türden bir oyuncu değildi. Berlusconi konuşmaya başladı;

"Başkalarını getirebilirdik, mesela Claudio Pizzarro ama onu seçtik. Dinle Andrea, bunu yapamazsın, lanet olsun. Sen Milan'ın sembolüsün, bu takım içinde standardı belirleyen adamsın ve zaten Kaka'yı sattık. Sen de gemiden kaçamazsın. Bu imajımıza büyük bir darbe olur, herkesin ayrılmasına izin veremeyiz."

Ancelotti ile telefonda bir süre konuştum. Beni ne pahasına olursa olsun almak istiyordu ama Milan çok fazla para istedi. Ayrıca Ivanovic'i de istiyorlardı ama Chelsea onu bırakmayı istemiyordu.

"Başkan. Bu standart belirleyen adam konuşması gerçekten çok hoş ama buradaki kontratım sona eriyor ve bu adamlar bana 4 yıl teklif ediyor."

Yıllık 5 milyondan 4 sezon. Beni ikna eden şey para değildi, daha çok sözleşmenin uzunluğuydu. Bu her zaman çok önemlidir.

"Sorun ne Andrea? Bunları Galliani ile halledebilirsin, hadi ama."

"Emin misiniz?"

"Kesinlikle."

Sonra da odadan çıktı ve duyurusunu yaptı; "Andrea Pirlo satılık değil. Milan'da kalıyor ve kariyerini burada sonlandıracak."

Tabi ki sonradan Juventus'a geçtim. Berlusconi tiyatral ve ne istediğini iyi bilen bir adamdır. Bu da onu çok iyi bir başkan ve tutkulu bir futbolsever yapıyor zaten.

Mario ırkçılık zehriyle savaşıyor

Mario Balotelli özel bir ilaç. O, İtalyan tribünlerini saran ölümcül ırkçılığın bir panzehiri gibi.

Onlar korkunç bir topluluk, korkunç bir tarihi sahiplenmiş ve gerçeği söylemekten korkan doktorların sizi inandırmak istediğinin aksine bir azınlık olmayan, korkunç bir topluluk.

Mario'yu ne zaman görsem ona genişçe gülümsüyorum. Bu benim ona arkasında olduğumu gösterme ve pes etmemesini tembihleme yolum. "Teşekkür ederim" anlamına gelen bir hareket.

Maç öncesi ısınmaları hakkında

İşimin asla sevmeyi öğrenemeyeceğim bir parçası da maç öncesi ısınmaları. Bundan tüm benliğimle nefret ediyorum. Midemi bulandırıyor. Bu, kondisyonerlerin mastürbasyonundan başka bir şey değil.

Antrenörlük yapmayacağım, hayatın tadını çıkaracağım

Menajer olma ihtimalim üzerine 1 cent bile yatırmam. O işte çok fazla endişe ve zorluk var, futbolculuktan çok daha farklı bir yaşam stili. Gelecekte özel yaşamımla ilgilenmeyi tercih ederim.


YORUM: Pirlo gerçekten de bambaşka bir "düşünen adam" ve bu otobiyografinin tamamını okumanın çok keyifli olacağı aşikar. Özellikle sanatsal tasvir cümleleri şahane. Umarım Türkçesi satışa çıkar da herkes okuma fırsatı bulur. İngilizcesi "seçkin kitabevlerine" gelse de olur, satın alamazsak da kitapçıda saatlerce okuruz. Ha unutmadan, 2005 finalinden sonra ne çekmişsin be Başbakan, çevirirken ben bunaldım, bir ara kazandığımız için suçluluk hissiyle dolacaktım az kalsın...ama yok yok, 2005'deki şampiyonluk çok güzel :)

13 Nisan 2014 Pazar

Dolmabahçe'de bir efsane: Giuseppe Meazza


e5a7867a7b68b4abcd5a0b73959458a9_1M
Internazionale ve Milan’ın ortaklaşa kullandığı devasa stadyumun ismi maç gününde hangi takımın ev sahibi olduğuna göre değişir. Milan taraftarlarına göre San Siro, lacivert-siyahlı rakiplerine göre Giuseppe Meazza. İtiraf edeyim, benim için her daim Meazza…
İlk zamanlarda sadece tınısal boyuttaki beğenim, stadyuma ismini veren adamın hikayesini öğrendikçe daha da anlam kazanmıştı. Giuseppe Meazza, 1.69 boyundaki çılgın efsane tıpkı George Best ve Mane Garrincha gibi okudukça hayran kaldığım isimler arasına girdi. Bu üç adamın olağanüstü yeteneklerinin dışındaki ortak noktası “zeki ama çalışmayan” cinsten başıbozuk yetenekler olmasıydı. Her zaman kendime yakın gördüğüm, bir anlamda haytalığı kendime hak görmemi sağlayan adamlar…
giuseppe-meazza-nazionale-7
Yıllar önce bir dipnot olarak Meazza’nın Beşiktaş teknik direktörlüğü yaptığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Daha da çok şaşırdığım bir şey varsa bu da Meazza gibi bir efsanenin “Beşiktaş’ın yabancı teknik direktörleri” listesindeki isimlerden herhangi biri gibi adının okunup geçilmesiydi. Nasıl olabilirdi ki böyle bir şey? George Best’in taraftarı olduğunuz takımda teknik direktörlük yaptığını öğrendiğinizi düşünün… İşte Meazza’nın Beşiktaş’la ilişkisi de bundan aşağı kalır gibi değildi, çünkü o bir dünya yıldızıydı!
Futbola yalın ayak oynadığı sokak maçlarında bağlanan çocuk
George Best’in kuzeybatıdaki bir adada yaratacağı etkiyi ondan çok daha önce İtalya’da yaratan adam olarak tanımlayabiliriz Meazza’yı ki bu açıdan kendisi yine aynı topraklarda filizlenip Avrupa’yı etkisi altına alan Rönesans’a da benzetilebilir. Ancak bu kısmı şimdilik atlayıp efsanemizin çocukluğuna inelim biraz.
1910 yılında Milano’da doğan Giuseppe, ya da herkesin onu çağırdığı şekliyle Peppe, futbola küçük yaşta tutulmuştu. Öyle ki, çocukluk yılları annesiyle çatışma içinde geçti. Peppe henüz 7 yaşındayken, eşinin 1. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetmesiyle dul kalan valide hanım, oğlunun bu boş uğraşa kendini kaptırmasındansa ailenin manavında çalışmasını istemekte fakat ne yaparsa yapsın oğlunun bu oyunla yatıp kalkmasına engel olamamaktadır. Öyle ki bir keresinde futbol oynayamasın diye ayakkabılarını sakladığı oğlunu sokakta yalın ayak top peşinde koştururken bulur. Top dediysek lafın gelişi, bez parçalarının iç içe geçirilerek oluşturduğu yuvarlak bir cisim işte. Gerçi kola kutusu ezip, çorapları iç içe geçirip Dünya Kupası topu değerinde “toplar” oluşturan herkes bilir, ki önemli olan oynayabilmek ve keyif alabilmektir. Peppe de fazlasıyla keyif almaktadır işte. 12 yaşındayken annesinden sonunda izin almayı başaran Peppe, Gloria FC’de kendisine futbol ayakkabısı hediye eden bir taraftar sayesinde oynamaya başlar.
giuseppe-meazza-9
“Çok ufaksın Peppe, çok ufak!”
Bugünlerde en büyük Inter efsanesi olarak görülen Meazza, çocukken bir Milan taraftarıydı. Sokak maçlarında piştikten sonra bir gün Milan seçmesine katıldığındaysa çok sıska olduğu için eve yollanmıştı. Sonradan kapısını çalacağı Inter de aynı gerekçeyle kendisine soğuk bakacak ancak bir gün sokakta onu yünden yaptığı topu sektirirken gören bir Inter gözlemcisinin ısrarıyla kulübe kapağı atacaktı. O kadar yetenekliydi ki, kulüp güçlenmesi için onu uzun süre biftekle besledi!
Kendi stilini yaratan başına buyruk bir yıldız
Henüz 17 yaşındayken Inter’in as takımına alınan Meazza’yı gören tecrübeli oyuncu Leopoldo Conti, kısa boylu çocuğu süzüp “Artık çocuk yuvasından bile oyuncu alır hale geldik!” diyerek ona bir maçta şans veren hocası Arpad Weisz’ı eleştirmişti. Ağzının payını alması ise çok uzun zaman almayacaktı. Meazza ilk maçında 2 gol atarak 6-2′lik galibiyette pay sahibi olurken gazeteler ondan övgüyle bahsediyordu; “Zeki, hızlı ve taptaze bir yetenek!”
Gerçekten de taptaze, çağının ötesinde bir yetenekti. Kendisinden sonra George Best’in, Maradona’nın ve bugünlerde Messi’nin yaptığı işleri rahatça yapabilen devasa bir yetenek. Bir de o zamanların futbol toplarının gülleyi andırdığını düşünsenize! Bu 1.69′luk adam gerçekten de nadide bir parçaydı.
Öylesine özgün bir yetenekti ki, onunla karşılaşan savunmacılar sarımsaktan yapılmış bir haç gören vampirlere dönüşüyordu! Inter’in 8-0 kazandığı bir maçın ardından rakip kaleci “Meazza denilen adam bir forvet değil, o bir şeytan!” diyecekti.
Keyfine her şeyden çok düşkündü
1938 Dünya Kupası öncesi takıma “Zafer ya da ölüm!” yazan ürkütücü bir telgraf çeken diktatör Mussolini bile rahatını bozamazdı. Takım turnuvadaki ilk maçını kazandığında milli takım hocası Vittorio Pozzo’dan oyunculara bir gün izin vermesini istedi ve bunun kabul görmesinin ardından geceyi iki Fransız güzelle geçirdi!
Arkaya yatırılmış simsiyah saçları ve karizmasıyla Meazza, saha dışında da en az maçlarda olduğu kadar efor sarf ediyordu. Aslında meşhur bir anısına bakarak maçlarda daha az yorulduğunu bile söylemek mümkün!
133645
1937 yılının şampiyonunu belirleyecek Inter-Juventus maçı öncesi herkes sahadaki yerini almıştı, takımın en büyük yıldızı Meazza hariç! Kulüp yetkilileri telaşla Meazza’nın evine bir araba yolladı; arabada bir masör ve antrenör vardı. İkili Meazza’yı bulduğunda ünlü oyuncu horlayarak uyuyordu! Yüzünü bile yıkamadan arabaya bindirilen Meazza yolculuk boyunca geçirdiği şehvet dolu geceyi anlatmakta, bir yandan da kendisini bir aslan gibi güçlü hissettiğini söylemektedir ki, alelacele yetiştiği maçta attığı 2 golle 2-1′lik galibiyetin ve şampiyonluğun mimarı olacaktı. Aslında bu onun için bir rutin haline gelmişti;
Şanslıydım çünkü stadyumun yakınında oturuyordum. Böylece aceleyle de olsa maçlara yetişebiliyordum. Takım arkadaşlarım ve yöneticiler bana onaylamaz şekilde bakıyordu. Maçın başlamasına sadece 5 dakika vardı ve üstümü hemen değiştirip sahaya çıkmıştım. Yöneticilerin kendi aralarında konuşmalarını duyabiliyordum; “Maçtan sonra ifadesini alacağız” Ama maçta hat-trick yaptım ve sonrasında kimse tek kelime etmedi!
2 Dünya Kupası şampiyonluğu yaşayan Meazza, uzun süre İtalyan Milli Takımı’nın en golcü ismi olarak kaldı.  33 gollük rekoru yıllar sonra Luigi Riva tarafından kırılınca da laf sokmayı ihmal etmedi; “Riva çok iyi; Türkiye ve Kıbrıs gibi ülkelere bir sürü gol atıyor. Kesinlikle benim attıklarım çok daha önemli gollerdi!”
Kariyeri boyunca çocukluk aşkı Milan ve Juventus’un da formalarını giyen Meazza, bir sponsorluk anlaşması imzalayan ilk futbolcu yani gerçek bir süperstardı!
Futbolu bıraktıktan sonraysa hayatın bir cilvesi olsa gerek, Meazza alaycı bir şekilde bahsettiği ülkeye teknik direktör olarak gelecekti; Türkiye’ye.
Screen-shot-2013-01-22-at-8.38.49-AM
Türkiye’nin ilk yabancı teknik direktörü
Giuseppe Meazza gibi bir dünya yıldızının o zamanların futbol fakiri Türkiye’de ne işi vardı ki? Gelmişti çünkü alacağı vardı. 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle huzuru bozulan Meazza bir tatlı huzur almak için savaşın uğramadığı bir ülkeye göçme fikrine kapılmıştı ki bunda Dünya Savaşlarının ilkinde can veren babasının bıraktığı hasar da önemli rol oynamış olsa gerek.
1948 yılında futbolun çamur sahalarda oynandığı Türkiye’ye gelen Meazza, Beşiktaş’ın başına geçer. Efsane isimlere sahip Beşiktaş o sezon şampiyonluğu Galatasaray’a kaptırırken, 5 aylık maceranın ardından Meazza da ülkesine döner. Yine de İtalya’da kendilerinden övgüyle bahsettiği Şükrü Gülesin’in Palermo’ya , Bülent Aziz Esel’in de SPAL takımlarına transfer olmasını sağlayarak çok kısa süre kaldığı ülkeye giderayak bir iyilik yapar. Giuseppe Meazza’nın gönlünde her zaman çocuklarla çalışmak ve yetenekli gençleri keşfetmek vardı. 60′larda üst üste iki yıl Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanan Inter’in büyük yıldızı Sandro Mazzola da Meazza’nın bir keşfidir örneğin. Bu arada Meazza’nın “Baba” Hakkı Yeten’e de hayran kaldığı ve ona İtalya’da oynamasını tavsiye etmesine rağmen Yeten’in Beşiktaş’ta kalmakta ısrarcı olduğu da söylenir. Sonrasındaysa bilindiği üzere büyük efsane Hakkı Yeten kendisini yuhalayan seyircilere içerleyip futbolu bırakmıştır.
tumblr_m69pcggJ3A1r5mz16
Velhasıl
Bu yazının rakamlar ve istatistiklerle dolu olmasını istemedim. Kendisinin kırdığı gol rekorlarından hangi sezon kaç gol attığına kadar çeşitli bilgilere ulaşmanız mümkün. Ben aslında böylesine bir efsanenin 5 aylığına da olsa bu topraklarda yaşamasının o dönem için ne kadar fantastik bir şey olduğunu dile getirmek istedim. Bazen hiçbir şey düşünmezken aklıma bir şeylerin geldiği vakitlerde “Giuseppe Meazza Beşiktaş’ta teknik direktörlük yapmış yahu!” deyip ardından kendi kendime “Vay be!” çektiğim oluyor. Dolmabahçe’den geçen yüzlerce efsane isimden birinin o olduğunu bilmek insanı mutlu ediyor. İşte tüm bunlar yüzünden benim için Via Piccolomini’deki stadyumun ismi benim için iki haftada bir değil, her gün o afili telaffuza sahip;  Cuseppe Meatsa!

Not: Bu yazı 5 Aralık 2013 tarihinde yarisaha.com için yazılmıştır. Ve evet, blogun isim babasının rastgele olmadığının kanıtıdır. Çok yaşa Cuseppe Meatsa.

12 Nisan 2014 Cumartesi

Gölgede kalmış bir rekabet: Ferguson v Liverpool

26 yıl, 13'ü Premier Lig olmak üzere 38 kupa... Alex Ferguson futbol tarihinin en başarılı menajerlerinden biri olarak emekliye ayrılırken arkasında sayısız hikaye bıraktı. Şampiyon tamamladığı her sezonun ardından "Ferguson seneye rehavete nasıl engel olacak?" sorusunu soran bizler her yeni sezonda yepyeni bir ders aldık. Peki ama Sir kendisini nasıl rehavetten uzak tuttu? Cevabını göreve geldiği ilk günlerde kendisi vermişti;
En zorlu sınavım takımın şu anki durumuyla ilgili değil. En büyük sınavım Liverpool'u oturduğu lanet tahtından indirmek! Ve evet, bu söylediklerimi yayınlayabilirsiniz.
Genç Ferguson'un bu sözleri oldukça iddialıydı, çünkü tahtında uzun süredir oturan Liverpool ülkenin açık ara en başarılı takımıyken United 20 yıldır herhangi bir kupa kazanamamıştı. Üstelik Ferguson, tüm kariyeri İskoçya'nın orta halli takımları St.Mirren ve Aberdeen'den ibaret olan bir soru işaretiydi.
ferg
İddialı İskoç ilk 5 sezonunda şampiyonluk yaşayamazken Liverpoolluları kendine epey güldürmüştü. Fakat sonrası bildiğimiz gibi gelişti ve tırnaklarıyla kazıyan Ferguson tahta da sahip olmayı başardı. Onun Liverpool'la olan rekabetiyse İskoçya'da başlamıştı...
Yıl 1980, Alex Ferguson'un çalıştırdığı Aberdeen'in Şampiyon Kulüpler Kupası 2. Turu'nda rakibi Bob Paisley yönetiminde fırtına gibi esen Liverpool. Bugünlerde yorumculuk yapan ve kulüp efsanesi olarak kabul edilen savunma oyuncusu İskoç Alan Hansen yıllar sonra deplasmandaki ilk maç öncesi kendileri hakkında "atıp tutan" Aberdeenlileri susturmak için ömründe olmadığı kadar hırsla oynadığını belirtiyor, ilk maçı 1-0 kazanan Liverpool sahasında 4-0 kazanırken gollerden biri Alan Hansen'den geliyor.
hansen1
İkili arasındaki gerilim 1985'de bir patlamaya sebep oldu;
Jock Stein yönetiminde 1986 Dünya Kupası'na katılımı garantileyen İskoçya Milli Takımı, efsanevi menajerin ölümüyle şok yaşar. Takım turnuvaya yardımcı antrenör Alex Ferguson'la katılacaktır ve Ferguson, Alan Hansen'i kadroya almayacağını açıkladığında küçük çapta bir kaos yaşanır; o dönemde Liverpool'un oyuncu-menajeri olan İskoç efsane Kenny Dalglish bunun yanlış bir karar olduğunu savunduktan hemen sonra "diz sakatlığı" sebebiyle kadrodan çıkarılır. İkilinin arası İngiltere'de de düzelmez; United ve Liverpool çekişmesinin başladığı dönemlerde, 1988'de, Dalglish kucağındaki kızını işaret ederek "Onun bile Ferguson'dan daha mantıklı konuştuğunu" söyler...
safkd
Fakat o dönemde yaşanan Hillsborough Faciası ikili arasındaki ilişkiyi değiştirir; Ferguson United taraftarlarına empati çağrısı yaparken Dalglish otobiyografisinde onun dostluğunu ve yardımlarını hiç unutmayacağını yazar.
Bob+Paisley
"Bende bunlardan 3 tane var evlat!"
Hansen ve Ferguson'un arası ise bir kez daha gerilirken konu bu sefer Ferguson'un 1995'de as takıma kazandırdığı genç isimler David Beckham,Neville kardeşler, Paul Scholes, Ryan Giggs gibi oyuncuların bulunduğu kadroyla sezon açılışında Villa'ya 3-1 yenilmesiydi. United ile ilgili yorum yapan Hansen "Çocuklarla hiçbir şey kazanamazsınız. Transfer yapmaları şart" diyordu. Ferguson ise yorumculuk yapan Hansen'in Liverpoollu olduğunun altını çizerek onun sözlerine kulak asmayacağını belirtmekle yetiniyordu.
2013 yılına gelindiğinde Kırmızı Şeytanlar'a 20 şampiyonluğun 13'ünü kazandıran Sir, Liverpool'u bu tahtından indirmiştir mutlaka, ancak onun dahi başaramayacağı şeyler vardır; Liverpool'un başında geçirdiği 9 senede tam 3 kez Şampiyonlar Ligi'ni kazanan Bob Paisley'i yakalamak. 
Can Çalışkan (@canncall)

Serie A'nın en tuhaf derbisi: Chievo v Hellas

Hellas Verona'nın bu sezon sonunda Serie A bileti almasının ardından lig Milano, Roma, Genoa ve Torino'nun ardından 5. derbi şehrine kavuştu. Chievo derbisiyse diğerlerinden çok daha ilginç bir hikayeye sahip...
Şehirde ilk kurulan futbol kulübü Hellas Verona adını bir grup üniversite öğrencisinin Yunan medeniyeti hayranı profesörlerinin tavsiyesini dinlemesinden almış. Sarı lacivert renkleri onlara klasik bir lakap kazandırmış; Gialloblu (sarımavi). Kulüp 1984-85 sezonunda Serie A şampiyonluğu kazanarak tarihe geçmiş. Taraftarlarıysa Lazio tribünlerini andıran bir yapıya sahip; binlerce taraftarın karşı tribüne Nazi selamıyla mesaj yollaması Hellas için sıradan bir durum. Tabi bu da Serie A'ya birlikte yükseldikleri Livorno ile aralarında büyük sorunlara sebep oluyor. (Güney takımlarını da unutmamak lazım) Şehirde bir de Serie D'de mücadele eden Virtus Verona takımı bulunmakta. Virtus, taraftar topluluğunun antifaşist kimliğiyle tanınan ve Hellas'la arası pek de iyi olmayan bir başka takım. (Sürpriz!)

Eşekler uçarsa...

Bakmayın şatafatlı şövalyelere, onlar Uçan Eşekler!
Bakmayın şatafatlı şövalyelere, onlar Uçan Eşekler!
Verona şehrinde 26 yıl sonra, 1929'da yeni bir futbol kulübünün kurulması rekabetin temellerini atmış; Chievo Verona, tıpkı Hellas gibi sarı lacivert renkleri seçmiş ancak kırsal alanda kurulan bu kulüp lig şampiyonluğu görmüş Hellas taraftarının alaycı tezahüratlarından kurtulamamış. Bir Hellas tezahüratında geçen "Ancak eşekler uçtuğunda Serie A'ya çıkacaksınız!" sözü Chievo taraftarınca benimsenmiş ve kulüp Serie A'ya çıktığında takımın lakabı Uçan Eşekler anlamında gelen Mussi Volanti olmuş. Öyle ki, kulübün resmi ürünlerinin satıldığı mağazada çocuklar için tasarlanmış sarı lacivert formalı oyuncak eşekler bulmak mümkün!

İşin tarihi boyutu

Scaligerilerin simgesi bir merdiven ve iki kulübe de mal olmuş durumda
Scaligerilerin simgesi bir merdiven ve iki kulübe de mal olmuş durumda
Derby della Scala, adını Verona bölgesini 110 yıl boyunca kontrolü altında tutan soylu Scaligeri ailesinden alıyor. (Soylu ailenin arması  bugünlerde iki takım tarafından da benimsenmiş durumda)  Aile, 1300'lü yıllarda Padova,Vicenza,Parma ve Treviso gibi şehirleri fethederek Verona devletinin sınırlarını genişletmiş, ancak Milanolularla olan savaşta zayıf düşen Scaligeriler en sonunda Venediklilere teslim olmuş. Kulağa karışık geliyor olabilir ama İtalyan futbolundaki bölgesel rekabetlerin ardında yüzyıllarca varlığını korumuş şehir devleti yapılaşmasından doğan geleneğin varlığı inkar edilemez!

Derbi geçmişi

Derbiyle ilgili belki de en ilginç kısımsa iki takımın sadece 10 kez karşılaşmış olması. İki takımın yükselip alçalırken bir türlü denk gelememesi bunda önemli bir etken. -Bu arada Scala kelimesi İtalyancada "merdiven" anlamına geliyor, "asansörlük" kavramının derbiye damga vurduğu açık!- Haliyle ortaya Almanya'daki Hertha ve Union arasındaki pek de var olmayan  derbi rekabetine benzer bir görüntü çıkarıyor. Tıpkı Roma, Milano, Genoa ve bir dönem Torino derbilerinde olduğu gibi Verona'da da iki takım aynı stadı kullanıyor.  10 karşılaşmada Hellas, ev sahibiyken oynadığı 5 maçın 3'ünü kazanıp 2 de beraberlik elde ederken Chievo da tıpkı rakibi gibi ev sahibiyken daha başarılı olmuş; 4 galibiyet 1 mağlubiyet. Yeni sezonda oynanacak derbi maçlarında tahminde bulunmadan önce kimin ev sahibi olduğuna dikkat etmekte yarar var!
Şampiyonluk kutlamalarından bir kare: Hellas tribünüyle öne çıkan bir takım.
Şampiyonluk kutlamalarından bir kare: Hellas tribünüyle öne çıkan bir takım.
Hellas çok bekledi... Dalga geçip küçük gördükleri Chievo ilk sezonunda Serie A'yı 5. sırada tamamlarken onlar Serie C'ye düşmemeye çabalıyordu, Uçan Eşekler'in Milan'ı ağırladığı Marc'Antonio Bentegodi Stadyumu'nda ertesi hafta onlar sahaya çıkıyor, ikinci ligin orta sıralarında mücadele veriyorlardı...Şimdi sıra şehrin hakimi olduklarını kanıtlamaya geldi.  Tabi bu pek de kolay değil, çünkü Hellas lige henüz katılmış ve birincil amacı küme düşmemek olan bir takımken Chievo yıllardır gösterdiği çetin ceviz performansla kalburüstülük makamına yükselmiş bir ekip. Yani yıllar terazinin dengesini tamamıyla değiştirmiş durumda. Yine de Verona eşeklerin uçabildiği, aristokratların tepetaklak olabildiği bir şehir ve futbol da bu sihirden kendi payına düşeni alacaktır.