31 Aralık 2014 Çarşamba

Potansiyele yatırım: Alexander Milosevic


İsveç ligini düzenli olarak takip eden biri değilim ama -ki zaten ülkede bunu yapan birkaç kişi var ve onları takip etmekten de keyif alırım- arada bir belli oyuncular veya takımlar için maç izlerim. (Bir dönem Johan Larsson için Elfsborg maçlarını takip etmek gibi) Milosevic'in gözüme çarpması da bu tip dönemsel İsveç takiplerinden biri sırasında oldu. Baştan not: Bu yazının arkasında "Zamanında ben bulmuştum zaten" veya "Madem gündemde, daha dumanı tüterken yazı yazıp ekmeğini yiyeyim" gibi bir mantık yoktur ki Milosevic konusunda Sercan Soykan ve Emrah Çetin'in benden daha bilgili olduğu konusunda sizi temin edebilirim. Sadece kendi perspektifimden anlatayım istedim.

Hatırlarsınız belki, geçen yıl çoğu lig bittiğinde Dünya Kupası'na kadarki süreçte oluşan boşluk için İskandinav liglerinin ilaç gibi geldiği bir dönem vardı. Benim gibi "Ne lig olsa izlerim abi" diyenler için en azından. O dönem rastgele İsveç liginden maçlar izlerken Youtube'da "joffes" nickli bir arkadaşın AIK'in oynadığı tüm maçları Youtube'a yüklediğini fark ettim, merak ve can sıkıntısıyla o maçları izlerken de gözüme takılan oyunculardan biri Milosevic olmuştu. Siz de eğer Milosevic hakkında videolardan daha fazlasını görmek istiyor ve bol vakte sahipseniz Youtube'daki AIK maçlarını öneririm.

Sırp bir baba ve yarı İsveçli yarı Fin bir annenin oğlu olarak İsveç'te doğup büyüyen Alexander bu sayede Brezilyalılar gibi uzunca bir isme sahip olmuş; Tam adı Goran (aynı zamanda babasının adı) Alexander Sjöström Milosevic ama biz ona arkadaşları gibi Alex diyeceğiz.

Biyografi kısmını kısa kısa geçeceğim; Stockholm'ün Rissne adlı banliyösünde büyümüş bir göçmen çocuğu Alex. Rissne'yi gerçekten çok seviyor, öyle ki kolunda "Rissne" yazılı bir dövme var. Tıpkı aile fertlerinin isimlerinin yazılı olduğu tekmeliklerinden birinde olduğu gibi. Alex'in Rissne sevgisi sadece bunlarla sınırlı kalmıyor, 2013 yılında milli takımdan da yakın arkadaşı olan John Guidetti ile birlikte "Olympique Rissne" adlı bir takım kurdular, logo tasarımı için Twitter'dan ilan verdiler, kulüp yanılmıyorsam 4. ligde oynuyor şu an.



Gördüğünüz gibi hayatında önemli yer tutan iki ülkeye de eşit derecede sevgi besliyor Alex. Milli takım kariyerinde U17 düzeyinde Sırbistan forması giyerken U19'da tercihini İsveç'ten yana yaptı. Hatta 2011'de Stockholm'de oynanan Sırbistan-İsveç U21 hazırlık maçında da görev aldı. Bu konuda şöyle bir açıklama yapmış; "Eğer bir seçim yapacak olursam İsveç'i seçerim. Burası hem doğduğum hem de bana çok şey kazandırmış ülke ama Sırp kökenli olmakla da gurur duyuyorum."

Gerçek hayatta da FM'de de wonderkid

Milosevic henüz 18 yaşında Arsenal,Liverpool,Juventus gibi devlerin radarına girer. Kariyerine forvet olarak başlayıp, orta sahaya evrilen, son olarak da stopere dönüşen biri için hiç fena değil. 2011 yılında Celtic ve Fiorentina ile deneme idmanlarına da çıkan Milosevic için ayağının kırıldığı ve sahalardan uzun süre uzak kaldığı 2012 kabus gibi geçecek ama sonradan Fulham, Tottenham Hotspur, Werder Bremen gibi takımların ilgisini çekmeyi başaracaktı. Mevki dönüşümünü geç tamamlamış genç bir yeteneğin kariyerinin neredeyse başında böyle ciddi bir sakatlık geçirmesi elbette beklenen gelişimi göstermesine engel olmuştu ama Milosevic sakatlık dönüşünde ağır ağır da olsa yükselmeyi başarmış bir isim.


İdolü vatandaşlarından Nemanja Vidic olan Milosevic, 2013 Ağustos'unda yapılan hazırlık maçında Manchester United karşısında forma giyip Giggs, Van Persie gibi oyunculara karşı mücadele ederken maç sonrasında idolünün formasını almanın mutluluğunu yaşadı.

İsveç'in bu yıl Avrupa Şampiyonası elemelerinde Fransa'yı ses getiren maçlar sonucu eleyen U21 takımının kaptanı olan Milosevic A milli formayı ise 2 kez giydi. Bunlardan birinde oyuna sonradan dahil olurken, diğerinde Moldova ile oynanan hazırlık maçında çoğunluğunu İsveç liginde göze giren ama A milli tecrübesi pek olmayan oyuncuların oluşturduğu takımda yer aldı.


Açıkçası en son 2011'de FM oynadığım için Milosevic'in FM'nin "kelepir wonderkidlerinden" olduğunu bilmiyordum. Hakkında araştırma yaparken bol bol capsle karşılaştım. Kah BVB, kah Arsenal, kah Manchester United'a transfer yapmış FM13'de. Misal;


"FM diyorsa doğrudur" savı hatrına öylesine paylaştım, gerçek hayatta şu gelişiminin yarısını göstermesi bile kendisini transfer edecek takımı ihya eder.

Şimdi illaki "18 yaşından beri takip edilen, hatta sakatlıktan sonra bile ilgi çeken bir oyuncu bu yaşına kadar AIK'de kaldı?" soruları olacaktır, ki bu doğal, elimden geldiğince yanıtlayayım;

1- Geçirdiği sakatlık gelişimine önemli sekte vurdu ve kendisinin transferini büyük takımlar için kumara dönüştürdü. Büyük takımlar bu tip oyuncular için kumar oynamaktansa onların orta seviyedeki takımlarda nasıl gelişeceğini izlemeyi tercih eder. Yani Milosevic Beşiktaş'a veya Anderlecht'e transfer olursa Arsenal (veya o seviyede bir takım) muhtemelen kendisini takibe devam edecek, Alex yeterli seviyeye çıktığı zaman "parayı bastırıp" transferi bitirecek.

2- İskandinav kültürü. Alex eğer Sırbistan'da doğup büyüse, farz edelim ki Partizan'da forma giyiyor olsa çok daha erken yaşta yurt dışına transfer yapardı. Ancak İskandinav oyunculardaki kariyer hırsı Balkan veya Güney Amerika, Afrika gibi coğrafyalardaki meslektaşlarıyla bir değil. Alex de sakatlık sonrası gelişimini yavaş ama sağlam adımlarla acele etmeden İsveç'te sürdürdü.
Nasıl bir oyuncu?



Çoğu kişi Milosevic'in ismini 2012 yılında Sundsvall'e orta sahadan attığı golle duydu. Açıkçası bunun rastlantı olmadığını söyleyebiliriz, zira kendisi bulunduğu lig ve takım itibariyle topla çokça oynayan, topla çıkan ve fırsatını bulduğu zaman "uzaktan yapıştıran" bir stoper. Şurada kendisinin golle sonuçlanmayan bir diğer uzaktan şutunu görebilirsiniz. Görüntüyü izlediyseniz yukarıda neden "bulunduğu lig ve takım itibariyle" ifadesini kullandığımı anlamışsınızdır. Türkiye'de bir stoperi kolay kolay "Gel bize bu şutu çek" diye teşvik etmezler. Yine de devam edelim, uzun paslarda başarılı bir isim Youtube görüntülerinde de yer aldığı üzere. Ligin en güçlü ekiplerinden AIK rakip yarı sahaya tamamen yayılan dominant bir takım olduğu için Milosevic de çoğu zaman topla çıkan, orta sahadaki pas trafiğinin bir parçası haline gelebilen, atak yönlendirebilen bir oyuncu. Bunun bazı olumsuz etkileri de olabiliyor. Mesela bazen kendisini kaptırıp savunmadaki yerini kaybedebiliyor veya orta sahada top kaybı sıkıntıya yol açabiliyor. Tabi bunların sürekli yaşanmadığını, arada sırada gözüme çarptığını belirteyim. Beşiktaş'a gelirse elbette bu kadar rahat oynamayacak ve topu çıkarma görevini daha çok Pedro yerine getirecektir ama Alex de uzun paslarıyla atak başlatabilir.

Alex malumunuz, 1.91 boyunda, yani Pedro'nun eksik yanı olarak görünen hava topları hakimiyeti konusunda doğuştan bir avantajı var. Bunu ileri çıkıp köşe vuruşlarında goller bularak da gösteriyor. Hava toplarında genellikle istediğini yapabilen bir oyuncu, nesini eleştirebiliriz? Bu boy ve fizikle daha agresif, korkutucu olabilir. Bazen fazla "iyi niyetli" kalabiliyor markaj kısmında. İlerleyen yıllarda hava topuna çıktığı gibi rakibi dağıtan, korkutucu bir figüre dönüşmeli, bence dönüşecektir.


Agresiflik konusu biraz çetrefilli. Aslında Milosevic yeterince cesur. Tekmeye kafa uzattığı, rakibe kararlı ve oyun kuralları içinde (bazen zamanlama hatası nedeniyle dışında) sert müdahaleleri var. Ancak ceza sahası içinde daha agresif olabilir. Bazen "Burası benim evim ve burada kuralları ben koyarım" mesajını veremediğini gördüm. Yukarıda geçen yerleşim hatalarıyla da bağıntılı elbette. Bu konuda şöyle bir vine çektim.

Milosevic aslında bu maçta çok iyi oynuyor, zaten takımı da maçı 4-1 kazandı. Ancak skor 3-0'ken gördüğünüz üzere bir anlık konsantrasyon kaybı, pozisyonu okumakta ağır kalmak ve yeterince çevik davranmamak arkasındaki oyuncunun golü atmasına neden oluyor. Bu arada belirtelim; Milosevic 2 dakika sonra duran topta kafayı vurup hatasını telafi ediyor. İşte o maçtaki tüm goller

Biraz da Milosevic'in ilk gözüme takıldığı zamanlardan tuttuğum notları paylaşayım;

- Takımın sevilen ve yeteneklerine saygı duyulan isimlerinden. Yaşına rağmen itibarı sağlam.
- İsabetli uzun pasları var. Takımın görünmez oyun kurucusu denebilir.
-  Agger'in tekniğini, Hangeland'ın fiziğini andırıyor.

                                       "kafayı kazıtınca hafiften Skrtel'i de mi andırıyor ne?"

- Jonas Olsson ve Mikael Antonsson'un yaşı ilerliyor, yakında A milli takımın önemli bir parçası olur
- Gelişimini sürdürürse Almanya ve hatta İngiltere'nin kalburüstü takımlarına yükselebilir.
- Pedro'yu tamamlayabilir.

Sonuç ve transfer mantığı

Alexander Milosevic görüşmeler için İstanbul'a geldiğinde kendisiyle ciddi olarak ilgilenen diğer iki takım Anderlecht ve Sporting. Yana yakıla stoper arayan Sporting sonradan çekilse de (En azından Milosevic hakkında çıkan haberlerde Anderlecht daha yoğun olarak geçiyor) Anderlecht'in ciddi ciddi kendisini istemesi, yatırıma değer bulması önemli bir nokta. Yazının başlığında da geçen "Potansiyele yatırım" önemli bir nokta. Milosevic ufak tefek eksiklerini giderdiği takdirde çok daha üst seviyelere çıkmasını sağlayabilecek kapasiteye sahip. Anderlecht'te bu gelişimi gösterebilir,Beşiktaş'ta? Beşiktaş da Pedro Franco transferiyle bu konuda kendini kanıtladı. Yavaş yavaş da olsa doğru hamleler yapmaktan korkmuyor artık. Eğer 2.4 milyon euroya transfer ettiğiniz stoper sizde gösterdiği gelişimle Kolombiya milli takımına çağrılıp ünlü takımlar tarafından izlenir hale geldiyse, halihazırda İsveç milli takım havuzunda yer alan 22 yaşındaki Milosevic'e 900 bin euro bonservis, 500-600 bin euro maaşlık bir yatırım yapmak oldukça mantıklıdır. Üstelik sezon sonunda sözleşmesi sona erecek Sivok'un devre arasında bonservis bırakarak ayrılma ihtimali de gerçekleşirse Milosevic transferinin maliyeti daha da azalacak.

Evet, herkesin dilinde "Pedro'nun yanına daha tecrübeli, sert bir stoper gerekiyordu" sözü var ve bu haksız bir fikir değil ama Beşiktaş'ın çektiği kredilerin transfere gideceğini düşünmemek lazım. (Yani mutlaka gidecek ama paranın çoğunluğu stada gidecek) Beşiktaş'ın şu ekonomik durumda transfer öncelikleri orta saha ve sağ bek olup minimum 4-5 milyon euroya mal olacak Younes Kaboulvari bir transfer yerine halihazırda hiç fena olmayan stoper rotasyonuna sağlam bir potansiyel eklemek mantıksız değil.

Sonuç olarak, henüz netleşmiş bir şey yok ama imzalar atılırsa ve Milosevic Beşiktaş formasını giyerse yıllarca hayalini kurduğum transfer hamlelerini görmek beni çok sevindirecek ve geleceğe dair umutlandıracak. Aylar önce şu yazıyı yazmış biri olarak Beşiktaş'ın transferde böyle hamleler yapması beni çok sevindiriyor. (hayır ağlamıyorum, gözüme bir şey kaçtı)


12 Aralık 2014 Cuma

Disiplinli ve tutkulu


Merhaba, uzun zamandır buralara bir şeyler yazmıyordum, dönüş çok özel bir maç sonrasına kısmetmiş. Tottenham maçından hareketle geleceğe uzanan yolda kısa kısa bazı noktalara değinelim.

Öncelikle şu "Tottenham'ın yedek kadrosu" konusuna girelim. Tottenham oldukça geniş bir kadroya sahip ve bu sayede Europa League ve Premier Lig maçlarında iki ayrı takım çıkarabilecek durumdaydılar, çıkardılar da. Ancak kadrolarının şöyle de ilginç bir durumu var, o da birkaç oyuncu dışında kimse için "Şu şunun yedeği" diyememek. Lloris,Eriksen,Vertonghen dışında kimse için Europa'da yerine oynadığı oyuncudan kötü demek mümkün değil. (Evet, Adebayor da dahil. Zaten şu sıralar ellerindeki 3 santrfordan as konumda olanı bu sezon çıkış yapan Kane)

Tottenham'ın Ba-Veli-Atiba'dan yani takımın %60'ından yoksun Beşiktaş karşısındaki 11'ine bakalım;

Kalede Swansea'den as kaleci olarak gelen, Hollanda milli Vorm
Sağ bekte geçirdiği sakatlığa kadar PL'in en iyi sağ beklerinden, İngiliz milli Kyle Walker (9 ay sonra ilk maçına çıktı)
Stoperler kaptan Kaboul ve Romanya milli Chiriçheş. Evet, ilk tercihler Vertonghen-Fazio ancak bu ikisi Süper Lig'de olsa dünyanın en iyi stoperi olduklarını düşünebileceğiniz adamlar. Tottenham'da bekleneni veremeyen Chiriçheş'in Juventus-Roma gibi takımların takibinde olduğunun altını çizmekte yarar var. Kaboul ise bu sezon toplamda Fazio'dan daha fazla süre almış.
Sol bekte Rose var, kendisi İngiltere U21 takımının önemli isimlerinden. Oynatılmayan ve bu sezon Swansea'den gelen Galli Ben Davies'le arasında fark yok.

En can alıcı noktaya, orta sahaya gelelim; tek "ön libero" Necip'in rakipteki karşılığı Paulinho-Stambouli ikilisi. Bugünlerde istenmeyen adam haline gelen Brezilyalı geçen sezon başında 20 milyon euroya alınırken, bu yaz Stambouli için Montpellier'ye 6 milyon euro ödendi. Son haftalarda Pochettino'nun ligdeki tercihi Ryan Mason-Nabil Bentaleb'den yana, peki bu iki genç Paulinho-Stambouli'den daha mı iyi? Hayır. Zaten Tottenham'ın sorunlarından birisi de bu, kadrodaki oyuncuların %90'ının eşit kalitede olması. Bu arada Paulinho hayranlığımı gizleyemeyeceğim. Her ne kadar Tottenhamlılar "Bundan sonra ona Paul denmeli, ne zaman Brezilyalı gibi oynar, o zaman -inho takısını hak eder" diyedursun bence Spurs'ün iyilerindendi. Türkiye'ye gelse ülkedeki en iyi orta saha olduğu tartışılmaz kendisinin. İngiltere'ye uyum sağlayamadı hepsi bu. Onun dışında Dembele'yi, İngiliz milli takımına çağrılmış Townsend'i, sonradan oyuna dahil olan Lennon ve Lamela'yı katmıyorum bile.

Her neyse, bu kadar Tottenham konuşmak yeterli, anlatmak istediğimi anlatabilmiş olduğumu umuyorum. Şimdi asıl konumuza gelelim, "biraz da Beşiktaş konuşalım"

Tutku+Disiplin+Yetenek+Dinamizm = Görsel Şölen


Geçen sezon başındaki Bilic-Özen hamleleriyle herkesin diline dolanan "Dortmund olmak" kavramı aslında Türkiye'ye oldukça ters. Beşiktaş gibi bir takımın krizden çıkana kadar üst üste birkaç sezon ligin orta sıralarında dolanması mümkün değil bir kere.

Bu yaz transfer tercihleri ve özellikle Avrupa'daki maçlarda oynattığı futbol bana Bilic'in Atlético Madrid'i fazlasıyla örnek aldığını düşündürüyor. Önce tüm yaz süren "10 numara" arayışı sırasında Feyenoord karşısına 4-4-2 ile çıkıp "Bana kanatlarda da oynayabilecek biri lazım" dedi, sonrasında da bu oyunu oynayarak başarıya ulaşmış Atlético'da yer almış Sosa'da diretti.

Borussia Dortmund ve Atlético Madrid'in en önemli ortak yanları ikisinin de birer "hoca takımı" olması. Klopp ve Simeone'nin etkisi sahadaki en yıldız oyuncudan daha fazla. Bu adamlar sadece birer teknik direktör değil, aynı zamanda takımların ortaya koyduğu karakterin önemli parçaları. Bilic'in de pek çok tercihi eleştirilebilir ama oyuncularına aşıladığı takım ruhu, mücadele azmi tartışılmaz.

Beşiktaş tıpkı Atlético gibi yıldız olanı olmayanı fark etmeden mücadele edip ( Veli'nin tabiriyle köpek gibi koşup) hücuma işi uzatmadan, direkt çıkıp kaliteli ayaklarla sonuca gidiyor. Bu kaliteli ayakların çoğunun genç ve yakın arkadaş oluşu da biraz Dortmund'u andırıyor. Yani Beşiktaş bir yandan Dortmund ve Atlético tarzını harmanlarken bir yandan da özgün dokunuşlarla kendi kimliğini yaratıyor. Dokunuş derken Cenk Tosun'un golü öncesindeki iki dokunuşun Gökhan Töre ve Olcay Şahan'dan gelmesi bazılarına olayın yabancı sınırıyla değil de plan-program ve takım kimyasına uygun doğru hamlelerle alakalı olduğunu göstermiştir herhalde. (Sınır kalksın tabi, ama sen Pandev-Krasic-Julio Alves falan getireceksen hiç kendi yetersizliğini sınır saçmalığıyla örtmeye kalkma)

İlk yarıda 4-1-4-1 dizilişiyle sahada olan Beşiktaş'ta ataklara yön verecek, oyunun temposunu ayarlayacak ve genç yerli oyuncuları sakin bir şekilde yönetebilecek tek isim olan Sosa rakip kaleye daha yakınken etkisizdi. O, kendisinden çok daha güçlü oyuncuların yakın markajında etkili olamadıkça Kerim-Gökhan-Olcay ve Cenk de iyi niyetlerine rağmen organize olamadı. Bilic'in Trabzonspor maçında da uygulattığı "beklerin nadiren çıkması" komutu açık alan yakaladığında tehlikeli olacak Spurs'e az alan bıraktı ama kenar oyuncularının merkeze kat ederek oynadığı takımın önlerinde açılan kulvarı sık ve etkili işleyecek beklerle hücum kalitesini 2 gömlek yükseltebileceği de ortada. Bilic bu iki maçta elinde bu tipte bir sağ bek olmaması ve rakiplerin gücünü göz önünde bulundurarak doğru olanı yaptı.

İkinci yarıda Bilic'in 4-2-3-1'e dönüp Sosa'yı daha geriye çekmesi çok iyi bir hamleydi. Sosa bu maçta hücumda pek etkili olamasa da savunmaya verdiği özverili katkı ve öne attığı çabuk paslarla durumu kurtardı. Necip de özellikleri ölçüsünde görev verildiğinde iyi bir orta saha jokeri olabileceğini gösterdi. Oyun yönlendirebilecek, topu ayağında tutup takıma nefes aldırabilecek biri değil ama rakibi bozabilecek, fizik mücadeleden asla kaçmayan biri malumunuz.

Gökhan Töre hem çok teknik hem de güçlü. Omuz koyuyor, top çalıyor. Omuz koyuyorlar yıkılmıyor, inat ediyor çabalıyor. Şu görüntüsüyle Avrupa'ya transfer yapması en muhtemel Türk oyuncu durumunda. Biraz daha topsuz oyun geliştirmesi elzem tabi.


Kerim Frei ilk günkü halinden çok uzakta. İlk zamanlarını hatırlayın, kafasını kaldırmadan Pacman gibi ilerleyip kalabalığa giren ve topu kaybeden arkadaş artık pasını verdikten sonra yerinde durmuyor, koşusunu devam ettiriyor. Bu bir alışkanlık haline geldi onun için. Ayrıca güçleniyor da, 10 kez ikili mücadele kazanarak bu alanda Necip'le birlikte takımın en iyisiydi. Bilic'in onu kenarda değil merkezde kullanması da Sosa'nın geride oynayabileceğini, hücum hattının çok daha keskin hale gelmesini sağlıyor.


Olcay Şahan son iki maçta altını çize çize savunma yönünün ne kadar kuvvetli olduğunu, Cenk Tosun ise has bir "golcü" olduğunu gösterdi. Demba Ba'nın her maç birkaç kez uyguladığı "rakip savunmacının hata yapma ihtimalini gözeterek hamle yapma" davranışını da repertuvarına ekleyebilmeli, o zaman sınıf atlayacaktır.

Bazılarının bir türlü beğenemediği ama Beşiktaş'a gelip 1 sezon geçirdikten sonra Kolombiya Milli Takımı'na çağrılan Pedro'nun sapasağlam çıktığı 4. Premier Lig rakibi maçıydı bu. Aslında yıllar önce şans bulup bugün as stoper haline gelmiş olması gereken ama yanlış ülkede doğduğu için Ersan'ın sakatlığı sonrası üst düzey bir maçta sahaya girebilen Atınç da oldukça başarılıydı. Havadan geçit vermeyişi kadar uzun paslarının etkinliği de yerindeydi. Gaziantepspor maçına Ersan ve Sivok yetişemezse bile kimsenin gözü arkada kalmayacaktır herhalde.

Bu arada maçtan sonra saha kenarında ve tünelde gördüklerim Beşiktaş'ın nasıl "güzel" bir oyuncu topluluğuna sahip olduğu konusunda bir kez daha emin olmamı sağladı. Sakatlığı nedeniyle oyundan çıkan Ersan'ın maç sonunda gülerek "Her yerde de lider olunmaz ki ama ya" deyişi, Cenk Tosun'un mütevazılığı, Atınç'ın övgüleri sadece gülümseyerek ağırbaşlı bir şekilde karşılayışı oldukça güzeldi.

Beşiktaş genç ve tutkulu oyuncularının mücadelesi, önemli yetenekleri ve takım ruhuyla sahada büyürken kenarda hocası da takımla büyüyor, öte yanda stadı her gün biraz daha yükseliyor. Her şey yavaş yavaş gelişiyor. Yapılması gereken tek şey sabırlı olup gelişimi sürdürecek doğru adımları atmak. Böyle giderse bu takım daha çok karanlık aydınlatır.