29 Haziran 2015 Pazartesi

Sağ Beck'te İşlem Tamam


Merhaba. Başlığı görünce yüzünüz klişenin etkisiyle hafiften ekşidi mi? Ben de öyle olsun istiyordum. Sonuçta 2 yıldır yana yakıla sağ bek arayıp bu isim ve profilde bir transfer görünce biraz klişe tolere edilir diye düşündüm. Bu yazıda Andreas Beck hakkında biraz bilgi vermeyi ve onun becklediğimiz (:d) sağ bek olup olmadığına dair bir şeyler karalamayı umuyorum.

Öncelikle sezon sonuyla birlikte kulübün durumunu da göz önünde bulundurduğumuzda aklıma gelmiş sağ bek adaylarımdan kısaca bahsedeyim;

Mauricio Isla: Bahsetmeye gerek yok, Şili milli takımında yardırıyor. Tam cuk otururdu bir şekilde satın alma opsiyonuyla kiralansa ama kendisi istememiş.

Mariano: Bordeaux'nun Avrupalılaşmış Brezilyalı sağ beki Mariano da Isla'dan sonra en iyi tercih olabilirdi. Savunmada çok sağlam oluşunun yanı sıra hücuma da doğru zamanlama ve tempoyla çıkan, savunma arkasına zekice paslar atan ve orta kalitesi üst düzey bir oyuncu. Üstelik kontratının son yılında.



Daniel Wass: Hücumcu sağ bek kontenjanından bir kenara yazdığım ama son dönemde sağ açıkta daha fazla zaman geçiren, forvet arkasında da oynayan frikik maestrosu bu arkadaş 2.9 milyon euroya Celta Vigo'ya transfer oldu sonradan. Savunma konusunda bazı zaafları vardı ama Caner Erkin etkisi yapardı diye düşünmüştüm.

Elseid Hysaj: Empoli'nin Arnavut sağ beki bu sezon Serie A'nın en underrated performanslarından birini sergiledi, üstelik daha 21 yaşında. Sonradan Napoli'nin kendisi ve takım arkadaşı Tonelli'ye talip olduğunu ve Empoli'nin bu ikili için 10 milyon euro istediğini görünce ekonomik olarak mümkün olmadığını anladım tabi.

Ivan Lopez: Bu arkadaş da 21 yaşında ve Levante'de sezon sonuna doğru 5-6 haftada şans buldu. Evet, La Liga kariyeri 5-6 maç olan bir sağ bekin Beşiktaş'a uygun olduğunu düşündüm çünkü hücuma çıkış devamlılığının yanı sıra savunmada da oldukça sağlam bir görüntü verdi. Sözleşme sonu 2016 olduğu için ekonomik açıdan da zorlamayacağını düşündüm ama bonservisi hakkında bilgim yok tabi.

Ahmed Elmohamady: 27 yaşında, kendisini Premier Lig temposunda kanıtlamış bir kanat bek, üstelik takımı küme düşmüş, üstelik sözleşmesinin son yılında. Normalde oldukça düşeş bir transfer olabilirdi ama Hull City'nin sahibinin Mısırlı olması ve Elmohamady'nin bunun da etkisiyle bırakılmak istenmemesi, bonservisi için de 6 milyon euro istenmesi bu ihtimali de yatırdı.

Cristian Gamboa: Bu 24 yaşındaki Kosta Rikalı pırpır sağ beki Dünya Kupası'ndan hatırlarsınız mutlaka. Sürpriz takım Kosta Rika'nın Keylor Navas,Bryan Ruiz ve Joel Campbell ile birlikte en öne çıkan oyuncusu ve turnuvanın en sağlam bek performanslarından birini sergileyen ismiydi. Kupa performansıyla Norveç'ten West Bromwich'e transfer oldu, Alan Irvine görevdeyken şans bulsa da sonrasında Tony Pulis'in gelişiyle kulübeye demir attı. Amatör takım Gateshead'le oynanan kupa maçında bile şans vermedi Pulis, zorunluluktan bir kere sakatlanan Pocognoli'nin yerine oyuna aldı sadece. Gamboa verdiği bir röportajda "Sanırım kısa boylu olduğum için beni oynatmıyor" dedi hatta. Hem kiralanabilecek hem de uygun fiyata alınabilecek biriydi açıkçası.



Bunların dışında küme düşen Freiburg'un sağ beki Oliver Sorg da düşünülebilirdi ama sonradan Hannover'e transfer oldu zaten kendisi. Tottenham'ın Trippier transferiyle 3. sağ bek konumuna düşen DeAndre Yedlin'in kiralanması da muhteşem olabilirdi ama kulübün önceliği onu bir Premier Lig takımına kiralamaktı okuduğumuz haberlere göre. (Norwich deniyor hatta)

"Şimdi tüm bunları neden yazdın?" derseniz sadece biraz takip etmek ve bazı uygun şartları kovalamakla bile en kötü ihtimalle 5 sağlam aday çıkarabiliyorsunuz. Yıllardır Hoffenheim'ın değişmez ismi ve kaptanı olan Beck'in ayrılacağı asla aklıma gelmezdi ama Pavel Kaderabek transferiyle böyle bir ihtimal doğmuş oldu ve anlaşılan kulüpten birileri bunu akıl edip oldukça iyi bir iş yapmış. Bahsedilen maliyetler de oldukça uygun. Beck bu yukarıda saydığım isimler arasında istikrarı,disiplini ve devamlılığıyla zirvede yer alır, hücum katkısı ve orta kalitesi konularında da Isla ve Mariano'nun bir tık altında, Gamboa'nın yanında yer bulur kendine. Gayet iyi bir iş olduğu tartışılmaz. Şimdi Beck'ten bahsetmeye başlayabiliriz.


Andreas Beck'le ilgili en ilginç husus kendisinin Rusya doğumlu bir Alman olması. Aslında "Rusya Almanları" olarak tanımlanabilecek bu etnik grup epey bilindik. 18. yüzyıldan beri Rus topraklarında önemli mevkilerde temsil edilen Almanlarla ilgili merak sahibiyseniz şu yazıyı da öneririm. Beck'in doğduğu Kemerovo 2010 tarihli nüfus verilerine göre halen Rusya Federasyonu'nda en çok Alman kökenli vatandaşa sahip 4. şehir (35.965)

Beck ve ailesinin Rusya günleri pek uzun sürmemiş, o 3 yaşındayken Almanya'ya göçmüşler. Almanya'ya geldikleri ilk dönemde annesinin Almanca bilmediği için akşam okulunda derslere katıldığından, bir süre karavanda yaşadıklarından ama kendisinin çabucak yeni arkadaşlar edindiğinden bahsetmiş Beck. İlginç hayat hikayesi haliyle Alman basını için bir merak konusu olmuş, bir röportajda "Rusya'nın durumunu takip ediyor musun, Putin'in politikalarını nasıl buluyorsun?" sorusu bile sorulmuş, o da "Almanya'daki yorumları tek taraflı bulduğunu, Kiril alfabesini okuyamadığını ama St Petersburg'da yaşayan anneannesinden düzenli olarak bilgi aldığını" söylemiş. Bazen anneannesinin onu ziyaret ettiğini, çok sevdiği borş çorbasından yapıp ona mutlaka bir matruşka getirdiğinden bahsetmiş. (Sizi bilmem ama benim çok kanım ısındı bu adama)



Beck her ne kadar küçük yaşta Almanya'ya göçse de özellikle yakın zamanda Lokomotiv,CSKA,Spartak ve Dinamo'dan scoutlar onu takip edip takımlarına kazandırmak istemiş (tabi yerli oyuncu kontenjanından olacak olması da önemli) Alt yaş kategorilerinde Alman milli formasını giyen ve U21 takımıyla Avrupa şampiyonluğu kazanan Beck'se Alman formasını giymekten gurur duyduğunu ve Rusya milli takımını hiç düşünmediğini söylemiş zamanında.

Beck 2010 Dünya Kupası için geniş kadroya alındığında herkes şaşırmıştı diyebiliriz. Açıkçası henüz o seviyede değildi ve zaten sonradan kadrodan çıkarılarak turnuvada yer alma şansını kaçırdı ama o günlerde, yani 2009'da Ralf Rangnick'in kendisiyle ilgili sözleri ilgi çekici bence;

Andreas öğrenmeye delicesine aç ve çok çabuk öğreniyor. Savunma zaafının olduğunu gördüğünde bunu gidermek için çok çalıştı.

Beck'in saha içi özelliklerine gelmeden önce kültürel birikiminden de biraz bahsetmek lazım, bu konuda okuduklarım beni çok sevindirdi açıkçası. Kendisini tanıtan bir yazıda günümüz futbolcularından çok farklı olduğu ve haftada 3 kitap bitirdiği, Nietzsche ve Schopenhauer okumaktan keyif aldığı belirtilmiş. Almanya'da yaşayanlar daha iyi bilir tabi bunlar benim kısa bir araştırma sonucu vardığım veriler sadece.

Saha içi

Saha dışını yeterince konuşup Beck'i tanıtabildiğimi düşünüyorum, saha içine geçebiliriz. Öncelikle Beck'in liginin en hücumcu takımlarından birinden gelecek olması büyük avantaj. Beşiktaş oynadığı maçların büyük çoğunluğundan oyunu kontrol edip rakip yarı sahada zaman geçiren bir takım ve Hoffenheim'ın her hücumunda önde yerleşerek bir pas opsiyonu olan Andreas Beck bu açıdan Beşiktaş'a fayda sağlayacaktır.

Serdar Kurtuluş'un geçen sezon geçirdiği mental ve fiziksel dönüşüm saygıyı hak etse de kendisinin sağ kulvarda maç boyunca çok sayıda bindirme yapamaması da gayet anlaşılır bir durum, çünkü o tipte bir oyuncu değil. Beck bu eksiği kapatacaktır. Ayrıca yarım sezon için iş görmüş olduğunu düşünsem de bonservisinin alınmayışı doğru olan Opare'den farkı da oyun aklı ve oturaklılık.


                   
Önde yerleşir demiştik. Bu görsel sanırım olayı daha iyi anlatabilir; Bayern karşısında 1-0 gerideki Hoffenheim kalecinin uzun pasıyla çıkıyor. Steven Zuber orta sahada topu kafayla Beck'e aktaran isim. Şu en sağdaki arkadaş Beck.

Hoffenheim önde presi çok iyi uygulayan bir takımdı, öyle ki en uçtaki Firmino ligin en çok top kapan isimlerinden biriydi. Beck de top takımdayken hemen öne çıkarak hücumda fazladan bir opsiyon oluşturabilen, ayağı pas yapan biri olarak özellikle Gökhan Töre'nin elini rahatlatacak.



Yine önde yerleşimin kazanımlarından biri. Leverkusen savunmacısı topu kafayla uzaklaştırıyor ama Beck gördüğünüz gibi topa müdahaleyi rakip yarı sahada yapıyor.

Sol ayağını da gayet iyi kullanabiliyor. Geçen sezon 13 maç sol bekte görev alıp bu süreçte 2 asist yaptı. Sağ bek oynarken de bazen uygun pozisyonu bulamadığında topu soluna çekip topu içeri öyle gönderebiliyor.

Savunmasına gelince. Bundesliga gibi ligimizin 3-4 katı yüksek tempoda futbol oynanan bir yerde Beck'in hiçbir zaman çok zor durumlara düştüğünü görmedim. İlk müdahaleyi önde yapıp topu uzaklaştıramadığında veya ıskaladığında oluşacak tehlikeyi genellikle kısa mesafede çabuklukla örtecek kapasitede. Birebir mücadelelerde de rakibe yakın durup açısını doğru şekilde daraltan biri. Bu tip önde oynayan beklerin arkasını toplama konusunda merkez orta sahaların ne kadar önemli olduğunu Mehmet Topal-Caner Erkin ilişkisinde de görmüştük, Beck için de orta sahadaki arkadaşlarının onun oyununa uyum sağlaması, sağ stoperin de bazı pozisyonlarda doğru kaymayı yapması gerekiyor. Atla deve değil. Zaten bu kadar önde oynamasına rağmen sık kart gören biri değil, geçen sezon sadece 1 maçı kart cezası nedeniyle kaçırmıştı.

Topsuz oyunu ve atağa çabuk katılımına dair iki kare daha paylaşayım yavaş yavaş kapatmadan önce;

Schalke deplasmanında yerleşik sayılabilecek savunmaya karşı hücum ediliyor ve Beck yaptığı koşuyla Kevin Volland'ı rahatlatıyor. Burada altıpasa çıkardığı topu Modeste üstten dışarı gönderdi.


Uzun lafın kısası Andreas Beck sık sık hücumu düşünen, iki ayağını da iyi kullanabilen, sol bekte de görev alabilecek,  ataklara katılımlarıyla hücumda derinliği arttırabilecek bir sağ bek. Orta kalitesi üst düzey değil ama devamlılığı ve disipliniyle her daim performansı belli bir standardı yakalıyor. Beck'in 10 üstünden 6'nın altına düştüğünü nadiren görürüz, iki lig arasındaki kalite ve tempo farkı nedeniyle 7-8'e çıktığını da sık sık görebiliriz. Her şeyin ötesinde çalışkanlığı ve karakteriyle de sevilen futbolculardan biri olacağını düşünüyorum. Takıma liderlik yapması da muhtemel. Maliyetini de düşünürsek gayet iyi bir iş. Umarım başarılı olur.

11 Haziran 2015 Perşembe

Süper Lig'in underrated oyuncuları



Daha önce Avrupa liglerinde performanslarıyla daha çok adından söz ettirmeyi hak eden ancak "underrated" kalan bazı isimleri sıralamıştım, o yazılardan sonra birkaç arkadaş "Bunun Süper Lig versiyonunu da yapmak lazım" demişti, aklımın bir köşesinde yer etmiş bu öneri. Hazır iş yükü hafiflemişken bir şeyler karalayalım dedim. Başlayalım bakalım.

CARL MEDJANI

Henüz 18 yaşındayken Gerard Houllier tarafından Liverpool'a transfer edilen ancak kulüpteki  3 yılda resmi maça çıkamadan Fransa'ya dönen Medjani kariyerini Ligue1'in orta halli takımlarında geçirmişti. Vahid Halilhodzic'in Trabzonspor'a gelirken Cezayir Milli Takımı'ndan getirdiği 2 oyuncudan biri olan Medjani sezon içinde çoğunlukla Trabzonspor'un sorunlu bölgesi olan orta sahaya kaydırılsa da skor katkısıyla bu listeye girdi.



Kariyerinin en golcü sezonunu geride bırakan Cezayirli ligi 7 gol-2 asistle kapatırken Avrupa Ligi'ndeki Rostov eşleşmesinde de 1 gol buldu. Mehmet Ekici'nin kullandığı yüksek etkili duran toplardan en iyi yararlanan oyuncu olan Medjani pozisyonu iyi takibi, doğru yer tutuşu ve yüksek sezgileriyle oldukça kritik goller attı. Mbia transferinin ardından gelecek sezon asıl yerine dönmesi ve sakinliği ve tecrübesiyle Trabzonspor savunmasına iyi gelecek gibi gözüküyor.

STEPHANE BADJI



Geçen sezon Martin Linnes sayesinde Norveç Tippeligaen'e iyice gömüldüğümüz dönemde dikkatimi çeken 2 orta saha oyuncusundan biriydi Badji. (Diğeri de Bodo Glimt'in Senegallisi Badou Ndiaye idi) Ndiaye hücumu çok düşünen, kaleyi gördüğü anda şutunu esirgemeyen, duran topları kullanan bir profildeyken Badji daha çok takımının sigortası rolündeydi. Takımı Brann'ın küme düşmesinin ardından transferi kesinleşen Senegal milli oyuncunun 4 büyükler haricindeki her takım için doğru hamle olacağını düşünüyordum.



Ancak geldikten sonraki performansıyla beni de şaşırttı ve ters köşeye gönderdi Badji. Sadece kesiciliği değil kendine verilen tüm görevleri başarıyla yerine getirdi ve kısıtlı gördüğüm hücum yetilerinin aslında öyle olmadığını gösterdi. (Bunda Başakşehir futbol yapısının payı büyük tabi, Badji adeta Başakşehir gibi bir takımda oynamak için doğmuş) Milli takım seviyesine çıkan ve -haklı şekilde- övgüler alan Mahmut Tekdemir onun sayesinde daha rahat oynadı, zaten Epureanu-Yalçın gibi birbirini çok iyi tamamlayan bir stoper tandemine sahip takımın eksik parçası onunla yamandı. Yanılmıyorsam birkaç maçta sağ bek de oynayan Badji kenardan etkili ortalarıyla da takıma katkı sağladı.


Başakşehir'in Atiba'sı (belki daha da fazlası) olan Badji'nin gelecek sezon takıma alışmış bir şekilde daha da verimli olabileceğini düşünüyorum. Bu performansıyla daha çok dikkat çekmeyi hak ediyor.

DOUGLAO


Mossoro ve Custodio ile birlikte Braga'dan yolu Türkiye'ye düşenler kervanına eklenen Douglao bu sezonun en iyi stoper performanslarından birini sergiledi. 1.93'lük boyunun da katkısıyla havada kuş uçurtmayan ve tartışılmaz bir üstünlük kuran Brezilyalı stoper yerden de fazla mesai yapıp ara paslarını, dripling teşebbüslerini temizledi. Bilal Kısa'nın takımdan ayrıldığını düşünürsek Akhisar'ın mevcut kadrosundaki en önemli isim haline gelen Douglao performansıyla ligin de en iyileri arasında.

AHMET YILMAZ ÇALIK

Her ne kadar "elin oğlu" 1996,1997 doğumlu çocuklara en kritik lig, kupa maçlarında çekinmeden şans verip bizim "genç" diye kulübeden çıkarmadığımız oyunculara tecrübeli gözüyle baksa da Türkiye standartlarında "genç bir yetenek" Ahmet Yılmaz Çalık. Gençlerbirliği'nin 1994 doğumlu stoperi geçen sezon 27, bu sezon da 29 lig maçında süre aldı, üstelik istikrarıyla da güvenilir bir tablo çizdi. Özellikle bu sezon Gençlerbirliği'nin iç sahada kazandığı Fenerbahçe ve berabere kaldığı Trabzonspor maçlarındaki performansı takdirlikti.



Hava toplarında dominant olmamasına rağmen çoğunlukla doğru zamanda doğru yerde olup kritik müdahaleler yapan sakin ve iyi bir kesici Ahmet Çalık. 2 yıl önceki U20 Dünya Kupası'nda takımın önemli isimlerindendi ancak ilerleyen süreçte başarılı performansına rağmen Anadolu takımlarından birçok yeni ismin şans bulduğu A milli takıma çağrılmadı. Yerlilerin abartıldığı, fiyatlarının uçtuğu dönemde bile underrated kalan bu kardeşimizi unutmayın lütfen.

IBRAHIM SISSOKO

Eskişehirspor sezon başında kendisini bonservis ödemeden transfer ettiğinde nasıl bir oyuncu olduğu konusunda bilgi sahibi insan sayısı oldukça azdır herhalde. 4 sezona şu takımları sığdırmış, kalıcı olamamış ve mevkisi ön libero olmayan bir Sissoko;


Ancak kendisinin Eskişehirspor'daki ilk sezonunda başarılı olduğunu söylemek mümkün. Uzun süre kümede kalma savaşı veren ve eski heyecanı kalmamış takımı öne iten güç oldu çoğu maçta ve sezonu 6 asistle kapadı. Özellikle iç sahada Eskişehirspor'un çok üstün oynadığı ancak son anlardaki golle kaybettiği Galatasaray maçında rakibin sol tarafını tek başına çökerten, Avni Aker deplasmanındaki 4-1'lik galibiyette de 2 asistle yıldızlaşan Sissoko topu ayağına yakıştıran, rahat adam eksiltebilen ve araya tehlike yaratacak pasları salma konusunda mahir bir oyuncu. Fiziğine dikkat edip göbeği salmaz ve üst üste iki şık hareket sonrası üçüncüyü zorlamadıkça (Bazen yapıyor bunu tıpkı Lawal gibi) gelecek sezon da iyi işler yapacak gibi duruyor.

BARIŞ YARDIMCI

Fırsat buldukça Sarıyer'in iç saha maçlarına giderim. Bu seviyedeki maçlarda çoğunlukla gözünüze yeteneğin kırıntısı çarpmaz ama çarptığında da sırıtır. Barış Yardımcı da öyleydi.


İzlediğim maçlarında oldukça çabuk, rakibe biraz da bu sayede kolay kolay geçit vermeyen mücadeleci bir sağ bek görünümünde olduğu için tweette de "Profiline biraz hücumculuk katarsa kısa sürede ismini duyurur" yazmışım. Hatayspor'da oynadığı dönemde TFF'nin 2. Lig karmasına seçilen ve çocuk yaşta Fenerbahçe altyapısında oynamış bir oyuncu Barış Yardımcı. Gaziantepspor'daki ilk sezonunda da 3. kümeden 1. lige yeni geçiş yapmış bir oyuncu için gayet başarılıydı. Bu sezonu 4 asistle tamamladı, ki bunların biri Trabzonspor deplasmanındaydı. Çabukluğuyla da dikkat çekti. Yukarılarda da bahsettiğim üzere aslında genç bir oyuncu sayılmamalı ama ülke standartlarında ve bek yokluğunda kendini geliştirirse seviye atlaması şaşırtmaz.

ABDOU RAZACK TRAORE

Bazı oyuncular oynadıkları ligin karakteristiğine o kadar uygundur ki en sonunda isimleri niteleme sıfatı haline gelir; "Fernandao gibi forvet, Djalma Campos gibi bir kanat" gibi. Abdou Traore de bence bu ligin demirbaşlarından biri haline gelebilecek bir oyuncu.

Geçen sezon Polonya'nın Lechia Gdansk takımından bonservis ödenmeden Gaziantepspor'a transfer olan Traore özellikle Sergen Yalçın'ın göreve gelişi ve kendisine serbestlik tanımasının ardından çıldırmış ve sezonu 8 gol-6 asistle tamamlamıştı.

Bu yıl Karabükspor'a transfer olan Fildişi Sahilli oyuncu yine kendi standartlarında bir performans sergiledi ve 10 gol attı. Kendisine kalite ve üretkenlik bakımından yaklaşabilen oyuncu eksikliği ve takımın akıl almaz formsuzluğu yüzünden Karabükspor küme düşse de Traore elinden geleni fazlasıyla yaptı.

Traore'nin Karabükspor'la 2 yıl daha sözleşmesi var ama rahat adam eksilten, iki ayağını da kullanabilen ve kontrataklarda ligin en iyilerinden olan 26 yaşındaki oyuncunun Süper Lig'de kalması olası.

Ayrıca ekleyelim; kendisi adam gibi adamdır.




20 Mayıs 2015 Çarşamba

Mutlu olabilirdik


Her şeyi anlatmaya en baştan başlayıp uzatmaya gerek yok. Kısaca, Euro2008 günlerinde "Keşke bize baksa" diye iç geçirilen adamla şu an ayrılmayı kafasına koymuş ama bunu nasıl dile getireceğini bilemeyen ve birbirinin yüzüne bakamayan sevgililer gibiyiz. Hayat gerçekten Beşiktaşlılara çok tesadüf.

Beşiktaş ve Bilic birbirine mecbur iki sevgili gibi. İkisi de daha iyisine layık olduğunu düşünse de aslında kazın ayağı öyle değil ve birbirlerine tahammül etmek şu an yapacakları en doğru tercih gibi görünüyor. Beşiktaş borç içinde, transferde manevra alanı yok denecek kadar kısıtlı ve mevcut göçebelik hali yarım sezon daha sürecek bir takım. Bu takımın gerilemeden şimdikinden daha iyi hale gelmesini sağlayacak ve kulübün ikna edebileceği hoca sayısı yok denecek kadar az, kalan tüm isimler hayal. Gelin itiraf edelim, Beşiktaş an itibariyle çekici bir kulüp değil ve bu durumdaki bir geminin dümenine ancak bir maceraperest geçer. Bilic'in durumu da pek farklı sayılmaz aslında. Newcastle ve West Ham gibi takımlarda diken üstünde geçireceği, kendini acilen kanıtlamasının beklendiği işler dışında yüksek profilli seçenekleri yok.

Çoğu Beşiktaşlının aklında aynı soru vardır sanırım; Arsenal-Tottenham-Liverpool maçlarında sergilenen disiplinli, sakin ve düzenli futbolun neden lige yansımadığı sorunsalı. Bilic öncesindeki sezonda takımın ligde 49 gol yediğini, çılgın bir karambol futbolu oynadığını düşünürsek 1.5 sene içinde yenilenen takımıyla yukarıda saydığımız 3 baba İngiliz takımından 6 maçta sadece ÜÇ (onların da biri penaltıdan) gol yemiş olması rüya gibi. Bir Türk takımına Avrupa'da bu kadar disiplinli futbol oynatıp sonuç almak benim için Süper Lig'in süper derbilerinden birini kazanmaktan çok daha zor, çok daha saygıya değer bir şey.



Şundan bahsediyorum. Şu disiplini 6 zorlu maça yayıp sonuç alabilmek 2 sezonda bir Fenerbahçe veya Galatasaray galibiyeti almaktan çok daha zor olmalı. Hiç takım çalıştırmadığım için bilemiyorum ama benim mantığım böyle işliyor. Lakin galibiyetin şart olduğu Liverpool maçında ayakları titremeyen, sabırla doğru futbolu oynayan takımın Galatasaray ve Fenerbahçe karşısında dizginlerinin çekilmesini anlayamıyorum. Takımda oyunun yönünü değiştiren, tempo ayarlayabilen, dikine gidebilen tek çift yönlü orta saha olan Tolgay'ın her maçın en kritik bölümünde oyundan ilk çıkan olmasını, Mustafa Pektemek'in Cenk Tosun'dan nasıl daha fazla krediye sahip olduğunu, geçen sezon Pedro'nun Necip sakatlanana kadar nasıl forma şansı bulamadığını anlamadığım gibi. 65. dakikadan önce neden değişiklik yapmadığını, çoğu hamlesinin aynı görevdeki oyuncuları çıkarıp sokmaktan ibaret olmasını anlayamadığım gibi. Takımın mucize gibi gözükse de halen şampiyonluk şansına sahip olarak çıktığı bir maçta yokları oynamasına ne demeli? Tamam, bunlar genç oyuncular ve Akhisar maçından sonra şampiyonluk şansı kırıntılara dönüştükten sonra psikolojik yıkım yaşamış olabilirler ama ikinciliğin bile altın değerinde olduğu şu ortamda Konyaspor maçına onları hazırlayamamak? Bilic çoğu zaman kendi yaşadığı yıkımları, umutsuzluğunu, panik halini saklayamıyor ki takımı sakin tutsun.


İki sezondur başında olduğu takımla İnönü'de gerçek bir iç saha maçına çıkamadığını, başına saçma sapan olayların geldiğini ve çok yıprandığını biliyorum. Hakeme defalarca, ağız dolusu "Allah belanı versin" diyen teknik direktörün, selam verir gibi "Fuck off" yağdıran oyuncuların yaptırımla karşılaşmadığı ligde 4. hakeme "Shame on you" dediği için 3 maç ceza aldığını da. Aklınızdan geçen tüm o etkileyici teknik direktör isimlerini, Lucien Favre'ı (ki kendisi Bundesliga organizasyonunu eleştiren bir mükemmeliyetçidir), Bielsa'yı, Martin O'neill'ı bir kenara bırakın, çünkü hepsi aynı muameleyi görecek. Napoli deplasmanında sinirden şu hale giren Klopp'u Türkiye'ye getirsen sinirden devre arasında bileklerini keser. Takımın başındaki adamdan çok daha fazlasını gerektiren bir dinamik var ve bu konuda Bilic'in yalnız bırakıldığını kabul etmek zorundayız.

"Ee?" dediğinizi duyar gibiyim. "Ne diyorsun yani, Bilic kalmalı mı?" İkinci paragraftaki duruma dönüyoruz. İki teknik direktör dışında kalan her isim tutması mucize bir kumar. Onlar da zaten herkesin ismini saydığı Şenol Güneş ve Mircea Lucescu.




Şenol Güneş bu sezon ligin tartışmasız en keyif veren futbolunu oynayan Bursaspor'un mimarı, yerli oyuncuların potansiyellerinin zirvesine çıkmasını sağlayan bir simyacı ve "ligi iyi tanıyan" bir hoca. Başına gelenlerden dolayı Beşiktaş'ı çalıştırırken saçma sapan kararlar karşısında kendine zarar vermeyeceği de kesin. Peki Bursaspor'dan ayrılır mı? Bunu bilemiyoruz.

Lucescu ise Galatasaray'la mütevazı ötesi kadroyla şampiyonluk yaşamış, Beşiktaşlıların halen gözünün önünden gitmeyen 100. yıldaki şampiyonluğun ve Avrupa'da (Bilic'e benzer şekilde) omurgalı futbolun mimarı, Türkiye'de işlerin nasıl işlediğini en iyi bilen isim. Nasıl gittiği ve Beşiktaş'ın nasıl 20 yıl geriye götürüldüğü biliniyor. Geride kalan 11 yılda çok değişti, Shakhtar'da neredeyse sınırsız olanaklarla, herkes tarafından saygı duyarak sakince işini yaptı, büyük başarılar kazandı. Bunca şeyi başardıktan sonra yapım aşamasındaki, transfer olanakları sınırlı Beşiktaş'ın başına geçip medya soytarılarının diline, yetersiz ve bazen art niyetli düdüklerin insafına kalmaya evet der mi? Bilemiyorum Altan, bilemiyorum...

Bu iki isim dışındaki herkes kumar. Ersun Yanal mı? Kariyeri boyunca oynattığı yüksek kondisyon ve orta sahadaki Yugoslav faullerini barındıran kora kor futbolu Fenerbahçe'deki gibi oynatabilir mi? Derbi öncesi en önemli oyuncularından biri çizgiye bastığı için kırmızı kart gören Beşiktaş'tan bahsediyoruz. Üstelik kadrodaki tüm bekleri üst üste koysak Fenerbahçe'de oyun kurucu gibi oynattığı ve büyük verim aldığı Caner'in yarısı kadar katkı vermez.

Jorge Sampaoli, Rene Girard, Francesco Guidolin, Viktor Gonçarenko, Luciano Spalletti hatta Gustavo Matosas? Çok romantik, kağıt üstünde çok güzel isimler. Peki bu adamların Bilic'le aynı sonu yaşamayacağının bir garantisi var mı? Yalnız bırakıldıkları ve saha dışındakiler görevlerini yeterince yapmadıkça yok.

Televizyon kanalları, muhabirler aynı şeyi, Bilic'le iplerin koptuğunu söylüyor. Belki Bilic 2 sezon sonunda başına gelenlerin katkısıyla şeytan olmayı öğrenecek, takımı getirdiği noktanın da ötesine taşıyacaktı, belki de taktik ve duygusal defolarını örtmeyi beceremeyip daha da büyük bir yıkım haline sokacaktı takımı ve kendisini. Gerçekten bilmiyorum ama tek bildiğim şey başlıktaki cümle; mutlu olabilirdik.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Avrupa'nın underrated oyuncuları-2

Listemizin ilk kısmı ısınma turu gibiydi. Avrupa'da underrated oyuncu bitmeyeceği gibi sizden gelen öneriler, kenara köşeye alınan notlar derken bu seri birkaç yazı daha sürecek gibi. Neyse, giriş kısmını uzatmadan sadede gelelim.

PASCAL GROSS

Avrupa'nın en büyük 5 futbol ülkesinden birinde forma giyen ve 31 maçta 7 gol, 22 asistlik performansa imza atan bir oyuncu nasıl underrated kalabilir? İkinci ligde oynuyorsa kalabilir. Audi'nin sponsorluğunda akıllı hamleler yapan ve Bundesliga'ya yükselmesi an meselesi olan Ingolstadt'ın en önemli parçalarından birisi Gross. İstatistiklerini gören herkes bu kadar asisti nasıl yaptığını merak ediyor (hatta bir keresinde 4-1 kazanılan bir maçta 4 asist yapmış). Cevap; genellikle duran toplardan yapmış. Pascal Gross tam bir duran top ustası ve topu istediği yere rahatlıkla gönderebiliyor.


10 numara giyiyor oluşu ve yüksek gol-asist sayısı sizi yanıltmasın, kendisi tam bir 8 numara. Genellikle 3'lü merkez orta saha kullanan Ingolstadt'ta savunmanın önünde Brezilyalı stoper Roger kesici olarak görev alırken ABD'li Alfredo Morales de işin savunma kısmıyla uğraşıyor. Bu ikili Gross'un hücumlara yön vermesini kolaylaştırıyor. Savunma müdahalelerinde çok başarılı olmasa da özverili ve çalışkan bir oyuncu, izlediğim maçlarda geriye desteği hiç kesmedi rakibe baskı yaptı.

Ingolstadt seneye Bundesliga'da olacak ama Gross başka bir Bundesliga takımında olabilir. Son zamanlarda adı Borussia Mönchengladbach'la anılıyor. Böyle duran top kullandığı sürece de ligdeki takımların çoğunda yeri var.

FRANCESCO MAGNANELLI




Bu yazı dizisinin her sayısında sanırım bir İtalyan orta saha oyuncusu yer alacak çünkü İtalya'da isimsiz orta saha maestrosu bitmiyor. Sassuolo'nun büyük kaptanı Magnanelli de onlardan biri.

Chievo ve Fiorentina gibi kulüplere transfer olan ama buralarda şans bulamayan Magnanelli 2005'de 4. ligdeyken transfer olduğu Sassuolo ile Serie A'ya kadar çıkmış ve takımın sembolü olmuş. 300'ü aşkın maçta sadece 5 gol atmış olsa da işin ağır kısmında hep o var. Top kesiyor, ikili mücadeleye giriyor, orta sahanın ortasında aldığı topu etrafı kolaçan ettikten sonra sahanın diğer ucuna başarıyla gönderiyor.

Magnanelli'nin sözleşmesi sezon sonunda bitiyor ve Sassuolo taraftarları onun futbolu kendi kulüplerinde bırakmasını istiyor. O da sözleşmesini yenilemekten mutluluk duyacağını belirtmiş durumda ama sanki kariyerinin sonlarına doğru iyi bir takımdan teklif gelirse kabul edecekmiş gibi açık kapı da bırakmış.

DARIO DAINELLI

"Avrupa'nın en tutarlı takımı kim?" diye sorsanız Chievo derim. Savunma yapıyorlar, bunu gayet de iyi yapıyorlar. Bunda en büyük pay çok tecrübeli stoperlere sahip olmaları. Bostjan Cesar (32), Alessandro Gamberini (33) ve Dainelli'den oluşan bu rotasyon zaten rakibe pek açık alan bırakmayan oyun sisteminde tecrübeleriyle fark yaratıyor.

35 yaşındaki Dainelli ağır bir oyuncu olabilir ama ligin en az geçilen savunmacısı. Hava toplarında da kuş uçurtmuyor. Chievo'nun ligde kalma sırlarından birisi bu ihtiyar delianlı.



JONAS MARTIN




Montpellier çok ilginç bir takım. Başarılı sistemleri sayesinde düzen içindeki isimleri parlatabiliyorlar. Koscielny,Giroud,Stambouli,Cabella gibi Premier Lig'e yolladıkları oyuncuların dışında şu an ellerinde Morgan Sanson gibi bir yıldız adayı da var. Ancak ikinci cümlede bahsettiğim durumu en iyi özetleyen oyuncular Vitorino Hilton, Lucas Barrios, Anthony Mounier gibi daha "düz" ama üst düzey performans gösterenler. Jonas Martin de onlardan biri, en azından ilk bakışta.

Martin'in oyun içindeki önemini kavramak için biraz dikkatli izlemeniz gerekiyor. Forma numarasıyla özdeş mevkinin adamı olan Martin'in aslında mevkisiz bir oyuncu olduğu da söylenebilir. Oyun içindeki farkındalığı çok yüksek ve çok zeki bir oyuncu, bu da bir anda savunma arkasına koşu yapıp kalesini terk eden kaleciyi attığı şahane pasla avlamasını sağlayabiliyor. Morgan Sanson'a da dokunmak kalıyor...


Jonas Martin'in üst düzey çevre kontrolü baskı altındayken topu ayağından çabucak çıkarmasını ve bu pasların genelde başarılı olmasını da sağlıyor. Bir orta saha terminatörü veya pitbull değil ama ne zaman nerede duracağını bilen, zeki, bazen sahte bir kanat oyuncusu bazen gölge 10 numara olarak karşınıza çıkıp sizi kendine hayran bırakabilen bir oyuncu.

YASSIN AYOUB


Bazı oyuncular vardır, büyük bir takıma gidene kadar kolay kolay fark edilmezler. Ayoub sanırım onlardan biri çünkü halen Hollanda'nın büyüklerinde nasıl oynamadığını anlayamıyorum. Ajax çıkışlı Fas asıllı solak orta saha oyuncusu, milli takımlarda Hollanda formasını U17,18,19 ve 21 düzeylerinde giydi. Halen U21 milli takımında görev alıyor.

Teknik kapasitesi üst düzey bir 8 numara olan Ayoub ataklarda ceza sahası civarında oluşu ve şut imkanı bulduğunda "muhteşem sol ayağıylan" yapıştırmaktan kaçınmamasının yanı sıra araya bıraktığı enfes paslarla göz pası silebiliyor. Duran topların başına geçtiğinde içine Pirlo kaçtığını söylemek abartı olmaz, zaten bu sezon yanılmıyorsam 3 asist, 1 de golü var frikiklerden.

8 numara dedik ama kendisi kayarak müdahalede bulunmayı delicesine seviyor ve bu işte başarılı da. Aslında onun tek kişilik bir 6-8-10 orta saha üçgeni olduğunu bile söyleyebiliriz.



Geçtiğimiz yıl bir internet sitesi hakkında "IŞİD sempatizanı olduğu için hiç arkadaşı yok, kadınlarla konuşmuyor" gibisinden bir haber yapınca şoke olmuştum ama Oğuzhan Oğuz sağ olsun böyle bir durum olmadığını ve haberin asparagas olduğunu söylemişti. Zaten saha içinde bu kadar zeki birinin saha dışında böyle saçmalayacağına inanmak istemiyorum.

Bu arada kendisi devre arasında oynanan Borussia Dortmund-Utrecht hazırlık maçında 45 dakika oynadı ve o maçta baskı altında topu ayağından rahat çıkarışı, doğru yere pres yapması ve oyun görüşüyle beni etkilemişti. Bakalım sırada hangi kulüp var?



4 Mayıs 2015 Pazartesi

Avrupa'nın "underrated" oyuncuları

Underrated kelimesini Türkçe'ye "hak ettiği değeri görmeyen" olarak çevirebiliyor olsak da cümle içinde olduğu gibi kullanmak işimize geliyor. Zaten artık buna iyice alıştık; "Şu oyuncu çok underrated, bu adam overrated" gibi kullanımlar kimseyi şaşırtmamaya başladı. Bu yüzden yazının başlığında kelimenin olduğu gibi geçmesinin sorun olduğunu düşünmüyorum.

Underrated "hak ettiği değeri görmeyen" demek ama kişiden kişiye değişebilen bir kavram. Kime, neye göre underrated? Mesela PSG'de ve Fransa Milli Takımı'nda ilk 11'in değişmezi haline gelmiş, bonservisi 35-40 milyon euro dolaylarında (tahmini) olan Blaise Matuidi benim için hala underrated. Pozisyonunun en iyi 5 isminden biri olarak sayılmadığı sürece de underrated kalacak. Tabi bu yazıda Matuidi gibi isimlerden ziyade daha az bilinen veya yakın gelecekte underrated olarak görülmeyecek, underratedlığın son demlerini yaşayan isimlerden bahsetmeye çalışacağız o ayrı. Bu yazının devamı gelebilir, kenara köşeye not ettiğim birçok isim var. Önerilere de açığım bu arada.

N'golo Kante



Ligue 1'in mütevazı ekiplerinden Caen'in en değerli parçası Kante. 2 sezon önce Fransa 3. liginde oynarken şu sıralarda Ligue 1'in en iyilerinden. En önemliği özelliği bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ve mücadeleciliği. Öyle ki Avrupa'nın (Büyük ihtimalle dünyanın) en çok top kazanan, en çok ikili mücadeleye giren oyuncusu konumunda. Ben de açıkçası uzun zamandır bu kadar enerjik ve tuttuğunu koparan bir orta saha oyuncusu hatırlamıyorum. Belki kariyerinin zirvesindeki Essien...

1.69 boyundaki "küçük dev" Kante'nin insanı şaşkına çeviren istatistikleri dışındaki özelliklerini izlerken fark ediyorsunuz; çok iyi alan parselleyen, nereye ne zaman baskı yapacağını çok iyi bilen, çok çalışkan bir oyuncu olmasının yanı sıra topla da başarılı. Dikine gidebilen, araya asist olabilecek paslar bırakan, oyunu üretkenlik de içeren Kante kuvvetle muhtemel bu yaz transfer yapacak. Adı daha önce Marsilya, Napoli ve sonrasında bazı İngiliz kulüpleriyle anıldı ve bu arada Caen'le 2016'ya kadar olan sözleşmesini 2 yıl daha uzattı. Bu sezon onu underrated olarak izlediğimiz son sezon olabilir.

Ha bu arada, "Bu adamın yapamadığı şey yok mu?" derseniz, boyunun verdiği dezavantaj yüzünden hava toplarında zorlanıyor doğal olarak. Onun dışında en üst seviyedeki bazı takımlar hariç oynayamayacağı takım yok. Sessiz sakin, çalışkan ve iyi niyetli olarak tanımlanan ve boş zamanlarını ibadetle geçirdiği söylenen Mali asıllı oyuncunun karakterinin de 10 numara olduğu ortada.


Kante'nin insanı şaşkına çeviren istatistikleri. Maç başına 4 top kapmak, 3 pas arası yapmak nedir?! Üstelik yaratıcılığı üst düzeyde tutarak. Kendisi ayrıca Whoscored'un verdiği bilgiye göre Avrupa'nın 5 büyük ligi içinde en çok top kapan oyuncu ve en yakın rakibiyle arasındaki fark 12. Bu yaz kendisini transfer eden takım kuvvetle muhtemel gelecek sezon orta sahasında elektrik üretecek.

Idrissa Gana Gueye

Kante ile ilgili paylaştığım yukarıdaki istatistiksel karşılaştırma görselinde yer alanlardan biri de Idrissa Gueye. Kante'nin insanüstü enerjisi sonucu ortaya çıkan istatistiklerin yanında gölgede kalır gibi olsa da enerjisi ve çalışkanlığıyla üst düzey takımlarda yer bulabilecek bir oyuncu, teşbihte hata olmayacaksa Matuidi'nin 1 seviye altı.

Bu sezona felaket başlayıp sonradan da pek toparlayamayan Lille'de yanındaki artık yaşını başını almış Balmont ve Mavuba ile orta sahayı toparlayan Gueye onlardan farklı olarak topu taşıyan, hücum oyuncularına serviste bulunan yapıda. Kendisinin halen underrated görülebilmesi hepimizin utancı ve artık daha iyi bir takımda oynaması lazım. Adı Arsenal'le anıldı, Liverpool'a da cuk oturur hani...

Daniel Baier

Listemizde sıra gerçek bir underratedda. Underrated kelimesi ete kemiğe bürünüp futbol sahasına çıksa Daniel Baier olurdu, bundan eminim.


30 yaşındaki Baier bu sezon özellikle ligin ilk yarısındaki performansıyla herkesi şaşırtan Augsburg'un kilit oyuncusu. 4-1-4-1 dizilişiyle oynayan takımda savunma ile hücumcular arasında yer alan Baier'de radar gibi oyun görüşü, mancınık gibi bir sağ ayak var. Takımın pas istasyonu ve topla ilerleyebilen biri olması da cabası. Gerek fizik yapısı (1.75 boy) gerekse yetenekleriyle Tolgay Arslan'a benzetebiliriz kendisini, Tolgay'dan fazlası da işin savunma kısmında daha iyi olması olur. Geçen sezon Bundesliga'nın en çok pas arası yapan oyuncusuydu, bu sezon da bunu çok iyi yapıyor.

2013 yılının Aralık ayında Guardiola'nın övgüsüne mazhar olan Baier, Pep de olmasa underrated gelip underrated gidecekmiş. Sözleşmesi 2016'da sona eriyor ve adı son zamanlarda Schalke ile de anılmaya başlandı. Bakalım kariyerinin son dönemlerini daha çok bilinen ve takdir edilen biri olarak geçirecek mi?



Per Ciljan Skjelbred

FM09'da cüzi bedellerle transfer edip insanüstü gelişimini izlemenin keyif verdiği orta saha oyuncularındandı Skjelbred. O zamanlar daha hücumcuydu, artık tam anlamıyla bir Box-to-box. 

Kendisi son dönemde oyuncu ve teknik direktör öğütücüsü haline gelen Hamburg'un kurbanlarından. 2011'de transfer olduğu takımda geçirdiği 3 yıl boyunca sadece 26 maçta şans bulurken performansı da kimseyi tatmin etmemiş, hatta onu balon olarak niteleyenler de çıkmıştı.

Bu sezonun başında 1.3 milyon euroya onu transfer eden Hertha Berlin'e ise piyango vurdu. Skjelbred'i geçen sezon kiralamışlar, neler yapabileceğini görmüşlerdi ama bu sezon yaptıklarıyla geçen yılki performansını da solladı. Artık 27 yaşında tecrübeli bir oyuncu olan Skjelbred Norveç Milli Takımı'nın da kaptanı konumunda. 

Mirko Valdifiori

İtalyan futbolunun en önemli parçalarından regista pozisyonunun underratedlığıyla ünlü ismidir Valdifiori. "Poor man's Pirlo" denebilecek, ünlü futbol yazarı James Horncastle tarafından "Taşralı Pirlo" olarak tanımlanan bu 29 yaşındaki adamın talihi kariyerinin son dönemecine hazırlanırken döndü. Önce İtalya Milli Takımı'na alınan ve İngiltere karşısında sahaya çıkan Valdifiori sonra da Napoli'nin transfer listesine girdi. Her ne kadar Empoli kulübü Valdifiori'nin sözleşmesini uzatıp sonra da bunu transfer haberi yapan Gianluca Di Marzio'yu mentionlayarak duyursa da kendisinin Napoli'ye transferi kimseyi şaşırtmaz.

6 sezondur Empoli forması giyen Valdifiori bu yıl Serie A'ya yükselen ve bonservis bedeli ödemeden sadece kiralık ve serbest oyuncuları bünyesine katmasına rağmen performansıyla takdir alan takımın kalbi konumunda. Bu sezon 7 asist yaptı, bunlar kah topu paraşütle altıpas içine gönderdiği köşe vuruşlarından kah üst düzey oyun görüşü ve tekniğini herkesin gözüne sokarcasına attığı ara paslarından geldi. Unutmadan, kendisi Serie A'da maç başına en çok pas yapan oyuncu konumunda.


Valdifiori'nin idol olarak gördüğünü söylediği Pirlo ile olan karşılaştırması.

Lasse Vigen Christensen




Listenin en ilginç ismi oldu, farkındayım. Championship'i düzenli olarak takip edemiyorum ama Christensen için bazı Fulham maçlarını izlediğim doğrudur.

Danimarka futbolunun mücevheri Eriksen Tottenham formasıyla herkesi kendine hayran bırakırken bir başka genç Danimarkalı yine Londra'da benzer etkiyi yapıyor. 16 yaşında transfer olduğu Fulham'da profesyonel sözleşmeye 2 yıl önce imza atan Christensen bu yıl düzenli olarak forma şansı bulmaya başladı, 24 maçta 5 gol 7 asist yaptı.

Christensen tam bir modern futbol ürünü; çok iyi bir box-to-box ama iki kanatta da görev alabiliyor. Korkusuzca rakiplerin üstüne gidip adam eksiltebiliyor ve forvetlerle bağlantıyı çok iyi kuruyor. Sakatlığı sonrası takımın en golcü ismi Rodallega'nın da formunun düşmesi çok önemli bir örnek. Christensen'in performansı üst üste 2 kez küme düşme tehlikesi yaşayan Fulham'ın tek tesellisi haline geldi bu sezon.

Christensen geçirdiği sakatlık nedeniyle 2 aydır sahalardan uzak ve bu sezonu kapattı ancak sakatlık öncesinde ismi ciddi ciddi Aston Villa ile anılıyordu. Bu yaz transfer yapması şaşırtmaz, Championship formunu Premier Lig'e de yansıtırsa kendisini alan takımı ihya eder.


11 Mart 2015 Çarşamba

Rakip: Club Brugge


Liverpool'u eledikten sonra yıllar sonra ilk kez kura şansı Beşiktaş'ın yüzüne güldü ve son 16'daki rakip Club Brugge oldu. Burada bir şeyin altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor; klişe olacak ama "bu aşamada boş takım yok, her rakip güçlü" ancak Wolfsburg,Inter,Sevilla,Villarreal,Fiorentina,Zenit gibi takımlar yerine gelmesi en çok istenen takım, haklı olarak, Club Brugge'dü. Bu maçlara Liverpool kurasındaki ciddiyetle hazırlanmak ise elzem.

Önce okurken sıkılmayacağınız, ilginç birkaç bilginin bulunduğu kısa bir tarihçe kısmıyla giriş yapalım.

13 kez Belçika ligi şampiyonluğu, 10 kez de Belçika kupasını kazanan kulüp, tarihinin en parlak dönemini efsanevi Avusturyalı teknik direktör Ernst Happel yönetiminde yaşadı. Happel’in takımı çalıştırdığı 4 yıl içinde üst üste kazanılan 3 lig şampiyonluğu ve bir Belçika kupası dışında bir kez UEFA kupasında, bir kez de Şampiyon Kulüpler Kupası’nda finale yükseldi ancak iki seferde de Liverpool’a mağlup oldu.

Club Brugge’ün Happel sonrası dönemdeki Avrupa başarıları arasında Kupa Galipleri Kupası’nda oynanan birer çeyrek ve yarı final ile UEFA kupasındaki yarı final bulunuyor.

Club Brugge günümüzde UEFA Kupası’na üst üste en çok katılan ekip unvanına sahip. Lacivert siyahlılar 1996/97 sezonundan beri eski adıyla UEFA Kupası, yeni formatıyla Avrupa Ligi’nde mücadele ediyor.


İlginç bir not; bugünkü formatıyla Şampiyonlar Ligi’nin ilk golünü Club Brugge formasıyla Daniel Amokachi kaydetmiştir.

Kısa olacağını söylemiştim. Şimdi teknik direktör ve öne çıkan oyuncuları irdeleyelim.



Ligde 10 yıldır şampiyon olamayan Club Brugge bu sezon hasreti dindirmeyi amaçlıyor. Takımın teknik direktörlüğünü bir zamanların unutulmaz kalecilerinden Michel Preud’homme yapıyor. Standard Liege’i çalıştırdığı dönemde kulübe 25 yıl aradan sonra şampiyonluk kazandıran, sonrasında çalıştığı Gent ve Twente’de Belçika ve Hollanda kupası kazanan Preud’homme bu sezon lig şampiyonluğunun dışında Belçika Kupasını da hedefliyor ve Club Brugge bu turnuvada finale yükselmeyi başardı.  Beşiktaşla İstanbul’da oynayacakları maçın 3 gün sonrasında Anderlecht’le karşılaşacaklar.
Preudhomme’un elindeki takım onun talep ettiği taktik esnekliği karşılayan bir oyuncu grubundan oluşuyor. Takım genellikle 4-2-3-1 dizilişiyle sahaya çıksa da üçlü savunmaya dönebilen, ya da 4-4-2’yi de oynayabilen bir yapıda.

Oyuncular

KALE

22 yaşındaki Avustralyalı kaleci Matthew Ryan geçen sezondan beri Club Brugge’de yer alırken kısa sürede büyük gelişim gösterdi ve adı Liverpool'la ciddi ciddi anıldı. Bu sezon Club Brugge formasıyla çıktığı 41 maçın 18’inde kalesini gole kapatan Ryan aynı zamanda Avustralya milli takımıyla Asya Kupası şampiyonluğu yaşadı. Uzun boylu olmamasına rağmen üst düzey refleksleri, kendine güveni ve topu oyuna sokmadaki becerisiyle takımın en önemli isimleri arasında yer alıyor.

Mouscron maçında kullanılan bir köşe vuruşunda çıkmayışı savunmanın da topu uzaklaştıramaması sonucu tehlikeye neden olmuştu. Ryan'ın zayıf noktası bu tip yüksek yan toplarda çizgide kalmayı tercih etmesi. Onun dışında gayet iyi, taş gibi kaleci.



STOPER İKİLİSİ

Takımın iki stoperi Mechele ve Duarte birbirini tamamlıyor. Mechele biraz daha uzun, hava toplarına daha hakim, kimi zaman bekinin kademesine, kimi zaman orta saha oyuncularının boş bıraktığı alanlara doğru hamleler yapan, futbol aklı olarak yaşından (22) olgun bir stoper. 

Kosta Rikalı Duarte ise 2 sezon önce memleketinin Saprissa takımından çerez parasına alınan, geçtiğimiz yaz düzenlenen Dünya Kupası'nda çoğu Kosta Rikalı oyuncu gibi izleyenlerden övgü alan bir isim. Uruguay maçında attığı kritik gol de cabası. Kendisi duran toplarda güçlü gol sezgisine sahip. Golü adeta kokluyor da diyebiliriz. Çabuk hareketlenip iyi yükselen bir stoper. Ayrıca takım çoğu zaman onun aracılığıyla oyun kuruyor ve Duarte uzun topla en uçtaki De Sutter'i gören isim oluyor. 




BEKLER

Sağ bek Thomas Meunier uzun süredir her tipte oyuncu çıkarmasına rağmen bir türlü saf bek sıkıntısını aşamayan, milli takımda stoper orijinli oyuncuları bu görevde kullanan Belçikalıları umutlandıran bir oyuncu. Aslında Meunier hücum orijinli bir oyuncu ve bu yönüyle Anderlecht-C.Brugge-S.Liege gibi takımları etkilemiş ancak Brugge'de İspanyol hoca Garrido döneminde sağ beke evrilmiş

1.90 boyundaki Meunier haliyle hava toplarında başarılı. Hücum orijinli diğer beklerin aksine ileriye çok çıkmıyor, ancak çıktığında başarılı. Rakip eksiltme ve içeri tehlikeli orta kesme konularında başarılı bir arkadaş. Devre arası transfer döneminde adı ciddi ciddi Napoli ile anıldı ve bu durumu menajeri de doğruladı, sezon sonunda tıpkı Ryan gibi o da takımda olmayacak muhtemelen.



Sol bek Laurens De Bock suya sabuna dokunmayan, ayağı fena olmayan ama agresiflikten uzak, çizgiye inmeyen sınırlı bir bek. Gökhan Töre'nin onu silkelemesi lazım.

ORTA SAHA

Orta sahanın göbeğinde defansif görevli iki oyuncu var. 38 yaşındaki antik dönem Belçika futbol eseri Timmy Simons savunmanın hemen önünde kesici olarak bulunuyor. Penaltı kullanmak dışında ileri pek çıkmıyor, zaten çıkarsa dönüşlerde sorun yaşaması olası ve bu da savunmayı korunmasız bırakır. Fizik mücadele azmi yerinde ve kora kor mücadeleden kaçmıyor, hala iyi savaşıyor.



Feyenoord'dan gelen Ruud Vormer, Simons'un yanındaki jeneratör gibi. Enerjik, ikili mücadelelerde başarılı, basıyor, yorulmuyor ama dripling özelliği sınırlı. (Whoscored istatistiklerine göre maç başına 0.6 olması lazım) Atacağı anahtar paslara dikkat etmek lazım ama.

Orta sahanın yaratıcı isimlerinden biri Felipe Gedoz. Aslında kendisi ileri üçlünün bir parçası oluyor genelde. Sol,sağ,yardımcı forvet, forvet arkası oynamışlığı var. Saçlarının da etkisiyle bende "3. sınıf Willian" hissi uyandırıyor, ceza sahası çevresinde sürekli hareketli, deneyen, bir arkadaş. Tehlikeli bölgede topla haşır neşir olmasını engellemek lazım.



Gelelim Lior Refaelov'a. Bunu daha önce de defalarca yazdım, canlı yayında söyledim. Bana Olcay Şahan'ı hatırlatıyor. Ceza sahasına yaptığı koşularıyla, gole yakın oluşuyla, fırsatçılığıyla tam bir Olcay ama fazlaları var. Onlar da kıvraklığı, adam eksiltmede daha iyi oluşu ve pasörlüğü. Vazquez'in sakatlığı sonrası oyun kuruculuk yükü de ona kaldı. Deniyor, sorumluluk alıyor ama bu işle uğraşırken onu Refaelov yapan yukarıda saydığım özelliklere uzak kalıyor.

FORVET

29 yaşındaki, 1.92 boyundaki Tom De Sutter takımın pas istasyonu. Çoğu zaman stoper Duarte'nin gönderdiği uzun toplara hareketlenip etrafındakilere indirerek tehlike oluşmasını sağlıyor. Sağlayamadığında etkinliği düşüyor. Gerekirse De Sutter'in o topu indirmemesi için 2 kişiyle markaj yap, çünkü yaratıcılıkta zaten sıkıntı yaşayan Brugge için De Sutter'in de oyundan düşmesi önemli sorun olacaktır.



Bu maçlar ve sezonun genelinde joker konumundaki 18 yaşındaki Obbi Oulare'den de bahsetmek lazım çünkü kendisini çok beğeniyorum. 1.96 boyundaki bu dev kardeşimiz Allah vergisi boyunu çok iyi kullanmasının yanı sıra güçlü de. Benteke'ye benzetiyorum kendisini ama henüz tekniğini geliştirmesi ve biraz "yontulması" için uzun bir yol var önünde. Zaten Preud'homme da acele etmiyor, yavaş yavaş sahneye hazırlıyor onu. Yine de Brugge'ün Beşiktaş karşısında denge bozmayı amaçlaması durumunda ceza sahasına salacağı bir dev kendisi ve göz açtırmamak lazım.

NASIL OYNANMALI

Açıkçası Feyenoord maçlarına benzer, düğümü orta saha üstünlüğü ve kalite/tecrübe farkının belirleyeceği maçlar bekliyorum ama Feyenoord deplasmanında Yaya Toure performansı gösterip tek başına rakibi sindiren Atiba ve Brugge orta sahasının açıklarını ara paslarıyla değerlendirebilecek Sosa'dan ilk maçta faydalanamayacak olmak kötü. Kendisine salt kesicilik görevi verildiğinde genellikle iyi iş çıkaran Necip'in (içerideki Arsenal maçı) Vormer/Simons ikilisiyle mücadele verip zaman zaman De Sutter'in hava topu almasını engelleyeceğini düşünüyorum. Fark yaratacak "X Faktör" ise Tolgay olacaktır çünkü rakip orta sahada (ve Beşiktaş'ta da) topla dikine giden çift yönlü orta saha yok. Bu rakibe karşı kart gösterebilecek, hücum başlatabilecek ve tabela yapabilecek biri Tolgay. Umarım bunu başarır. Hakeza Ba da Duarte ve Mechele ile birebirde kalırsa tecrübesiyle onlara zor anlar yaşatabilir.

Sonuç olarak önemli eksikleri olan iki takım kontrollü bir mücadeleye girişecekler. Beşiktaş için deplasmanda golü bulmak çok kritik, hatta elzem. Hele ki deplasmanda öne geçip Brugge'ü plan dışı çözüme zorlamak turun kapısını ardına kadar açabilir ancak maç içinde konsantrasyonun her daim üst düzey olması şart. Çünkü Brugge'de tam "ufak hataları affetmeyecek bela takım" havası var ve Beşiktaş bu sezon Avrupa'da üst düzey oynadığı her maçta %100 ciddiyet ve konsantrasyonla sahadaydı (Partizan deplasmanı İngiltere deplasmanlarından daha önemli bir örnek bu konuda)

Not: Henüz okumadıysanız Oğuzhan Oğuz'un Club Brugge analizini öneririm. Şu ana kadar okuduğum en kapsamlı ve kaliteli C.Brugge analizi olmakla birlikte oyuncular hakkında daha fazla bilgi içeriyor.






14 Şubat 2015 Cumartesi

Liverpool'a detaylı bakış


Kura çekiminden beri bu yazıyı yazmayı düşünüyordum, epey uzun süredir yani. Liverpool'un oynayacağı son maçın sonuna kadar bekleme kararı aldım ki geride bıraktığımız 2 ay içinde bunun ne kadar doğru bir karar olduğunu da görüyorum.

2 ay önce, kura çekiminin olduğu gün. Liverpool bir gün önce Manchester United'a 3-0 kaybetmiş, hafta içinde Şampiyonlar Ligi'ndeki tamam-devam sınavında Anfield'da Basel'i yenemeyip grupta 3. olmuş (Ludogorets'i son dakikada zor zor yenerek alınan tek galibiyet, Real Madrid'e gol atılamayan 2 maç ve Basel'den alınan 1 puan var) ligde işler zaten hiç yolunda gitmiyor. Basel maçının ertesi günü forumları, Twitter'ı yoğun olarak takip ettim. Rodgers'ın kovulması gerektiğini düşünen bir çoğunluk vardı ki takımın üstündeki tedirginlik taraftara da yansımıştı. Birkaç gün sonra kurada Beşiktaş çıktığında "Bu haldeyken bizi herkes eler" diyordu çoğu taraftar. Doğruydu da, o zaman da dediğimiz gibi, "Maçlar bir hafta içinde oynansa Beşiktaş tur atlar ama 2 ay uzun bir süre, bekleyip görmek lazım"


Bekledik ve gördük. Her şey yavaş yavaş değişti. United maçında 3'lü savunma deneyen Rodgers sonrasında buna devam etti ama Premier Lig'de en çok savunma hatası yapan oyuncu konumundaki Lovren'i kesip önce Kolo Toure sonrasında da Emre Can'ı oraya monte ederek. İnadını kırıp Sakho'yu da 11'e monte etmesi takımın savunma sorunlarının çoğunu çözecekti; 4'lü savunmadaki sağ bek sıkıntısı (Glen Johnson'un İNANILMAZ formsuzluğu, Manquillo'nun  tutarsız ve henüz yeterli olmayan performansı), sol bek Moreno'nun bireysel hatalarının sıklığı, Skrtel'in sürekli kontrol altında tutulma gerekliliği (Eskiden Agger bunu çok iyi yapardı, Lovren ise bir türlü iyi bir ikili oluşturamadı) Rodgers'ı bu çözüme itti, ve bu çok da iyi bir çözüm oldu.



3-4-2-1 sistemi sadece savunmadaki sıkıntılar nedeniyle iyi bir çözüm olmadı tabi. Liverpool'un geçen sezondan beri bağıra bağıra varlığını belli eden defansif orta saha ihtiyacını giderecek transfer yapmaması aslında "gidici" görünen Lucas'a bel bağlamasına neden oldu. Lucas mevcut orta sahasında sertliği sağlayabilecek tek isim. Henderson çok iyi bir 8 numara, zamanla daha da iyi olabilir, Gerrard savunma önünde oynatılmaya başladığından beri köreldi ve ne rakip savunmaları kovalayabiliyor ne de oyun içinde yeterince etkili olabiliyor, Allen ise fizik zaaf nedeniyle verimsiz.

Şimdi Liverpool oyuncularına kısaca bakıp ardından Beşiktaş'ın nelerle karşılaşabileceğine geçelim;

SIMON MIGNOLET

Geçen sezonun başında Sunderland'den transfer edilen Mignolet oldukça iyi bir kaleci aslında. Öyleydi yani. Geçen sezon şampiyonluk yarışında birkaç istisna dışında hatalı bir gol yediğini, performans düşüklüğü yaşadığını hatırlamıyorum ama bu sezon savunmadaki düzensizlik onu da etkiledi.

Önündeki stoperlerle bir türlü sağlam bir iletişim kuramayan (stoperler sürekli değiştiği için de olabilir tabi) köşe vuruşlarında çizgiyi çoğu zaman terk etmeyen ve üst üste hatalar yapan Mignolet psikolojik bir yıkım yaşadı. Kaleciler ve forvetler bu tip yıkımları en çok ve yoğun yaşayan oyunculardır, Mignolet üst üste rezil hatalar yaparken Liverpool sanki yeterince sorun yokmuş gibi bir de kaleci sıkıntısıyla baş başa kaldı.

Rodgers'ın onu bir süre yedek bırakması ve sorunlarını çözmeye davet etmesinin ardından dönüşü kuvvetli oldu ve şu an eski haline dönmüş gibi. Kendisi bunun sırrı olarak nişanlısının "Acaba bazı şeyleri gereğinden fazla düşünüp sorun mu yaratıyorsun?" sorusu olarak görüyor. Ardından kulüpteki oyunculara geçen sezondan beri destekte bulunan psikiyatrist Steve Peters'ın kendisiyle bir süre görüşmesi mental açıdan işleri yoluna koymasını sağlamış.

SAVUNMA

Emre Can dahil olduğundan beri bu üçlü Premier Lig'in en iyileri arasında, hatta en iyisi desek yeridir. Versatil bir orta saha olarak transfer edilen Emre, Rodgers tarafından savunmadaki geniş gediği kapama amacıyla kullanıldı (Leverkusen'deyken de stoper oynamışlığı vardı) ve bu plan işe yaradı.

Kanat bekler Moreno ve Ibe (Beşiktaş maçında Ibe'ın oynayacağını varsayarak) Sakho ve Emre Can'a güvenerek öne daha rahat çıkıyorlar ve onların savunma zaafları bu iki stoper sayesinde kapatılıyor. Aslında hataya çok meyilli olan Skrtel de bu iki stoper yanındayken daha güvenli oynuyor.

Emre savunmada oynarken topla çıkan, oyun kurulumuna yardımcı olan biri. Bu da Liverpool'un hücum opsiyonlarını zenginleştiriyor. (Bolton karşısında oyun kilitlenmişken topla çıkıp savunma arkasına attığı pasla skoru değiştirmişti) Aynı maç içinde önce stoper, sonra da orta saha olarak aynı enerjiyle oynayabilen bir oyuncu olması da inanılmaz. Topu çok iyi taşıyan, güçlü biri ve çıkışlarını durdurabilmek lazım. Bu pek kolay değil tabi. Sakho ise her ne kadar fiziği nedeniyle topu ayağına aldığında hata yapacakmış gibi gözükse de genellikle başarılı paslar atabiliyor. Özellikle uzun diyagonal pasları rahatlıkla atabilmesini izlemek keyifli. Yine de şöyle bir dezavantajı var; eğer yoğun bir baskıyla karşılaşırsa hataya meyilli. Onu panikletmek ve Liverpool savunmasını şoka uğratmak için Beşiktaş'ın hücumcularının "öncül savunmacılar" gibi oynaması gerekiyor.



Kanat beklere geçelim; bu yaz Liverpool'un hem sağ hem de sol bek sorunu vardı ve Alberto Moreno uzun süren görüşmeler sonucu Sevilla'dan transfer edildi. Hücumu seven yapısı ve hızı onu değerli kılan şeyler. Henüz genç ve işin savunma kısmında geliştirmesi gereken şeyler var, hataya meyilli olduğunu söylemek yanlış olmaz ama Sakho'nun varlığı onu bu açıdan oldukça rahatlatıyor. Tottenham maçında bu açıdan önemli bir pozisyon da yaşandı; Moreno'nun arkada bıraktığı boşluğu kullanan Tottenham hücum ederken Sakho rakibi karşılıyor, Tottenhamlı oyuncu ondan kurtulmaya çalışırken Moreno hızla olay yerine gelip topu kapıyor. Buradan çıkarılacak ders de sağ kanattan gelişecek kontratakların oldukça çabuk gelişmesi gerekliliği. Bu arada Lovren'den de kısaca bahsedelim. Geçen sezon Southampton'da oldukça başarılıyken bunun sırrı biraz da önündeki Wanyama-Schneiderlin ikilisiydi. Liverpool'da orta saha göbeği çok daha zayıf olunca rakiplerle direkt muhatap konumuna düşen Lovren ayrıca adaptasyon sorunları sebebiyle çok sayıda hata yaptı. Hiç güven vermeyen Lovren uzun süredir ilk 11 görmedi, Beşiktaş karşısında Emre Can orta sahada başlarsa o da 11'de yer alabilir.

Gelelim sağ kanat bekine. Glen Johnson, Javi Manquillo derken Rodgers 3-4-2-1'de ilginç bir şey deneyip Markovic'i oraya monte etti, sonrasındaysa Derby County'de kiralık olan Jordon Ibe takıma katıldı ve kendisini burada buldu. Markovic Beşiktaş maçında cezalı olacağı için Ibe'den bahsedeceğim.

Jordon Ibe 16 yaşındayken Wycombe'dan 600 bin euro civarı bir meblağ karşılığında transfer edildi ve tıpkı QPR'dan alınan Raheem Sterling gibi ondan da beklentiler büyüktü. Geçen sene onun için "Sterling ve Sturridge'in karışımı gibi. Sterling gibi hızlı ama ondan daha güçlü, Sturridge gibi bir bitirici olma potansiyeli de var" demiştim ki bu benzetmeyi pek çok kişi yaptı. Bu sezon Derby'de kanat forvet olarak oynuyordu, 5 de gol atmıştı ama Rodgers onu sağ kanat beki olarak kullanmaya karar verdi ve bunda başarılı da oldu.

Ibe'ın Everton ve Tottenham maçlarındaki performansı oldukça başarılıydı. Topsuz oyunda hücuma çok hızlı katılıyor, gözden asla kaçırılmaması lazım. Top ayağındayken de oldukça çabuk ve korkusuz. Rakiplerin üstüne rahatça gidebilen, rahatlıkla oyuncu eksiltebilen biri ve iki ayağıyla şut çekebiliyor. Gerek Moreno gerek Ibe konusunda Olcay ve Gökhan'ın savunma performansı çok önemli. Özellikle uzun süredir istese rahatlıkla sol bek oynayabileceğini söylediğim Olcay'ın bu maçlarda vereceği mücadele kilittir benim gözümde. Inter'in Camp Nou'dan 1-0'lık mağlubiyete rağmen finalist olarak ayrılmasını sağlayan müthiş savunma performansında Samuel Eto'o'nun üstlendiği role yakıştırıyorum onu.

ORTA SAHA

Üstte Lucas'ın ne kadar kilit bir isim olduğundan bahsetmiştim kısaca. Lucas Liverpool'un maç başına en çok defansif aksiyon gerçekleştiren oyuncusuydu ve artık yok. Beşiktaş karşısında sahada Henderson-Allen-Emre Can üçlüsünden ikisi olacak. Rodgers'ın savunma dengesini bozmak istememesi ve yaptığı açıklamada "Emre savunmada devam edecek" demesi eğer dinlendirilmez de Beşiktaş karşısında sahaya çıkarsa Emre'nin sağ stoper olarak görev alacağını gösteriyor.



Gelelim Joe Allen'a. Rodgers'ın Liverpool'dayken yaptığı ilk transferlerden biri olan ve "Galli Xavi" diyerek övdüğü Allen Swansea'deyken Liam Bridcutt ile birlikte pas yüzdesi 90 civarında seyreden bir maestro görünümündeydi.

Ancak Liverpool'da gerek daha büyük bir takımda rollerin değişebilmesi, gerekse sakatlıklar onu çok etkiledi. Özellikle omzundan geçirdiği ve ameliyat olmasına neden olan sakatlık hızını da özgüvenini de zedeledi. Ufak tefek bir oyuncu olan Allen çabukluğu,tekniği ve oyunu okuyabilmesiyle pas arası yapıp kazandığı topları olumlu kullanabilen biri aslında ve Palace maçındaki performansı gayet iyiydi ama Ne Atiba ne de Veli'nin karşısında yeterli olacağını sanmıyorum. Göbekteki savaş eşleşmenin en önemli kısımlarından biri olacaktır ve Lucas ile Gerrard'ın sakatlıkları Liverpool'u bu konuda zora soktu.

Henderson için çok da konuşmaya gerek yok aslında. Liverpool taraftarının "Engine" lakabı taktığı oyuncu gerçekten takımın enerji merkezi. Şu ana kadar takımın en çok süre alan oyuncusu ve yavaş yavaş Gerrard'ın gidişinin ardından alacağı role bürünmeye başladı. Saha içinde lider, mücadeleci, teknik ve şimdiden 11 asisti var. Hendo'nun ceza sahası etrafında görünmesi tehlike demektir.

HÜCUM HATTI

Gelelim en zorlu kısma. Bu başlık altında taktiksel olarak 3 isim var ancak hangileri Beşiktaş karşısında şans bulacak orası muamma. Biz en zorundan başlayalım yine de.

Philippe Coutinho. Kısa sürede Liverpool'un maestrosu olan Brezilyalının en büyük dezavantajı tutarsız performansları. Sezon başında olduğu gibi formsuzluk dönemine denk gelirse illallah ettirse de şu an formda gözüküyor ve formda bir Coutinho, Matic ve Fabregas gibi oyuncuları zor durumlarda bırakabilir. Hatta Fabregas'ı yerlerde de sürükleyebilir. Coutinho'nun kıvraklığı, dar alanda kısa süreden markajdan kurtulabilmesi ve çabuk bir şekilde kaleye yaklaşması büyük bir sıkıntı. Aralara saldığı zehir gibi paslar da cabası. Nasıl etkisizleştirilebilir? Tottenham maçının ilk yarısında Liverpool istediği futbolu oynayamazken herkes kendi başına bir şeyler dener haldeydi. Rakiplerle boğuşan Gerrard ve Henderson fırsat bulup Coutinho ile bağlantı kuramayınca Brezilyalı da tek başına kalmıştı ve etkisizleşmişti. Kendisi her ne kadar şut konusunda epey zayıf olsa da yakın dönemde Bolton'a attığı uzaktan bir gol de bulunuyor, yine de şutunun zayıf olduğunu düşünürsek Coutinho'yu oyundan izole edebilmek etkinliğini oldukça düşürecektir.



Gelelim yıldızlardan birine, Raheem Sterling'e. Sturridge'in sakatlığı, Balotelli'nin formsuzluğu derken zaten ağır olan yükü daha da ağırlaşan ve bir dönem Liverpool'u tek başına taşımak zorunda kaldı. Rodgers sık sık açıklamalar yapıp onu arada bir dinlendirmek gerektiğinden bahsediyor ve ayağındaki sakatlık nedeniyle Tottenham ve Palace maçlarında oynatılmadı. Beşiktaş karşısında sahaya sürülür mü, sürülürse ne kadar verimli olur yoksa Rodgers onu ligdeki Southampton maçına mı saklar bunu kestiremiyorum. Sterling dünyanın en çabuk oyuncularından biri olmasının yanı sıra geçen yıl oyun görüşünü de geliştirdi ve merkezde de başarılı olmaya başladı. Asıl sorun ise şu; Sterling ve Coutinho (hatta bunlara Sturridge'i de ekleyip Şeytan Üçlüsü'nü oluşturabiliriz) arasında müthiş bir uyum var. Bu iki oyuncu birbirine yakınsa önlemleri sertleştirmenin zamanıdır.

Adam Lallana. Lallana için 25 milyon pound ödendiğinde ben de bunun fazla olduğunu düşünenlerdendim. Hatta Liverpool'un çok daha az paraya Hoffenheim'den Firmino'yu transfer etmesinin daha mantıklı olduğunu da düşünüyordum. Yine de Lallana kendisini ligde kanıtlamıştı ve 5 ayrı mevkide oynayabiliyordu (Southampton'da oynamıştı yani) ayrıca İngiliz futbolcularda kolay kolay rastlanmayan tekniğe sahip kendisi. Çok ince bilek hareketleri, çalımları olan, oynadığı kadar oynatan da biri. Dezavantajı kolay kolay 90 dakikayı çıkaramaması, dayanıklılık konusunda biraz sıkıntılı ama Palace maçında 90+5 dakika sahada kaldı.


Daniel Sturridge'in sakatlığı Liverpool'un sezonun ilk yarısında en çok zorlanmasına neden olan şeydi. Eğer o sağlam olsaydı yenilerin takıma adaptasyon süreci krize dönüşmeyecek, Liverpool hücumda daha etkin kalabilecekti. Dönüşüyle fark yaratmaya da başladı zaten. Sadece iyi bir bitirici değil, aynı zamanda sık sık geriye gelip pas dağıtımına yardım eden, takımın sahaya yayılmasına da yardımcı biri. Ceza sahasındayken çok dikkatli olunması lazım çünkü ince çalımlar, açı gözetmeden çıkarabildiği sert şutların yanı sıra çok rahat penaltı alabilen bir oyuncu. Bunu sırf ayağını rakipten önce topa yaklaştırıp darbe alarak bile yapabiliyor.


Balotelli'den de bahsedelim son olarak. Liverpool'a transferini hata olarak görmeyenlerden biriydim çünkü oyuncuların gelişiminde iyi işler çıkaran Rodgers'a güveniyordum. Ancak Rodgers ligin ilk yarısında Balotelli ve Sakho konusunda sınıfta kalırken o da hiç ışık vermedi. Liverpool'un oyun karakteri olan çabuk yer değiştirme Balotelli'de görünmüyordu ve kendisi sahada epey tembeldi. Rodgers tıpkı Sakho ve Mignolet'de yaptığı gibi onu da bir süre kadronun dışında bıraktı ve tıpkı Sakho ve Mignolet'de olduğu gibi Balotelli de daha iyi döndü. Tottenham maçında attığı gol onun takıma aidiyetini ve moralini de yerine getirmiş gibi gözüküyor. Artık daha hareketli ve topsuz oyunda daha çok çaba sarf ediyor. Bir maça 11 başlamasının zamanı geldi ve ben Sturridge'in Southampton maçına saklanıp Balo'nun 11'de çıkabileceğini düşünüyorum. Bu durumda elbette Sturridge'in oynamasından çok daha iyi olur Beşiktaş için ama yine de delidir ne yapsa yeridir deyip gözden kaçırmamak lazım tabi.



SONUÇ

Beşiktaş nasıl oynamalı? Nasıl bir maç olur? Kaç kaç biter? Bunalıyorum bu sorulardan çünkü kahin değilim. Ayrıca pek fikir de yürütemiyorum çünkü en ufak bir detay her şeyi değiştirebilir bu tip maçlarda.

Nasıl oynanmalı? FM dışında takım çalıştırmışlığım yok, taktik deha da değilim ama Olcay kısmında bahsettiğim gibi Inter'in Camp Nou'da yaptığı savunmanın bir benzerini görmek isterim. Elbette Bilic'in elinde Zanetti,Chivu,Samuel,Maicon gibi oyuncular yok ama Arsenal ile oynanan ilk maçtaki performans beni umutlandırıyor. Liverpool şu sıralar özgüveni gittikçe artan, taraftarıyla bütünleşen ve sonuç alarak ilerleyen bir takım ve bu takımın bir Avrupa geleneği var. Avrupa kupası maçları oyuncusu için de taraftarı için de çok özeldir. Genç ve uçlarda dolanan bir takım. Erken bir gol ve buna müteakip boş alanlar bulursa o rüzgarla rakibi çok zor duruma da sokabilir, istediğini yapmakta zorlandıkça tercih hataları artabilir, stres seviyeleri yükselebilir.

Otobüsü çekmek yetmez, otobüsün motorunun çalışır durumda olması, Liverpool ataktayken aşağı yukarı ilerleyip yolu tıkayabilmesi lazım. 3 stoperle oynamanın bir avantajı rakip hücumlarında nadiren geniş alan bırakmaları. Stoperler orta sahaya yaklaşarak rakibi karşıladığında kanat bekleri de geri dönüp 5'liyi tamamlamış oluyor zaten, bu da Beşiktaş'ın hücumlarda ÇOK çabuk olması gerektiğini gösteriyor. Skrtel'i, Lovren'i çok eleştirdik ama Tottenham'la İstanbul'da oynanan maçta Kaboul'ü gördünüz. Çoğunuz ona hayran da kaldınız. O Kaboul de tıpkı Lovren, Skrtel gibi çok fazla hata yapan ve eleştirilen bir stoper ama bu Premier Lig seviyesi için geçerli. Kaboul karşısında Sosa'nın fizik etkisizliği aklımda. Bilic o maçta ilk yarıda kaleye yakın ve markaj altında etkili olamayan Sosa'yı ikinci yarıda biraz geri çekip 8 numara gibi oynatmıştı ve bu bence maçı da çözmüştü. Sosa'nın markajdan uzakta, rahatça savunma arkasına pas atabileceği şekilde oynaması, (Bu özellikle Skrtel'in zor durumlara düşmesine, Ba'nın topla kaleye ilerlerken birebirde yakalayacağı savunmacıları zorlamasına neden olur) Gökhan ve Olcay'ın topla oyalanmaması, Ba'nın ilgiyi üstüne çekip onlara yolu açması gerekiyor. Evet bunlar söylemesi kolay, yapması zor şeyler ve Arsenal deplasmanında olduğu gibi her şey iyi giderken bir anlık konsantrasyon kaybı gole sebep olabilir ama